Karanlıktan aydınlığa: Cevat Şakir'den Halikarnas Balıkçısı'na

Bazı insanların hayatı iki ayrı hikâye gibi akar. Biri karanlıkla, diğeri aydınlıkla yazılmış iki ayrı hikâye… Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın hayatı da böyledir. Yıllar sonra herkes onu başka bir isimle tanıyacaktır: Halikarnas Balıkçısı. Hayatının en mutlu ve en üretken dönemini de bu isimle yaşar. Bodrum’a sürgün edildiğinde, bu küçük kasaba onun için bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Halikarnas Balıkçısı olduğu yıllarda Türkiye’nin ilk T.C. uyruklu turist rehberi olur. Bodrum’a, şarkılara konu olmuş begonvilleri diken kişi olarak anılır. Kendi imkânlarıyla yurt dışından tropikal çiçekler ve meyveler getirir; onları sabırla eker, büyütür, çoğaltır. O yıllarda, oldukça çıplak bir görünüme sahip olan Bodrum’da birçok ağacın dikilmesine öncülük eder. Bugün Bodrum sokaklarını süsleyen pek çok çiçeği ve ağacı bir bakıma ona borçlu olduğumuzu söylemek abartı olmaz. Ama Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’a katkısı yalnızca ağaçlarla ve çiçeklerle sınırlı değildir. O, Bodrum’a ve Türkiye’ye bir düşünce kazandırır: Mavi Yolculuk. Denizle, tarihle ve Anadolu kültürüyle yeniden bağ kurmayı öneren bu yolculuklar zamanla bir kültür hareketine dönüşür. Cevat Şakir’in hayatına bakarken onu iki ayrı dönem üzerinden düşünmek mümkündür: Cevat Şakir Kabaağaçlı dönemi ve Halikarnas Balıkçısı dönemi. Cevat Şakir dönemi biraz daha kasvetlidir. Oysa Halikarnas Balıkçısı olduğu yıllarda hayatının rengi değişir. Üretkenlik, umut ve aydınlık vardır hayatında. Ben bu yazıda özellikle onun Halikarnas Balıkçısı olduğu yıllara, yani daha üretken ve daha aydınlık dönemine bakmak istiyorum. Çünkü bugünlerde hepimizin biraz aydınlığa ihtiyacı yok mu? Bazen zor görünen bir dönem, insanın kendini bulduğu bir başlangıca dönüşebilir. Bodrum sürgünü de onun için tam olarak böyle bir döneme dönüşür. Çünkü hayat biraz da zıtlıklarla var olur. Elbette dizilere ve kitaplara konu olmuş, Cevat Şakir’in babası Şakir Paşa’yı vurma hadisesine de değinmeden geçmek olmaz. Şakir Paşa’nın vurulma hadisesi Şakir Paşa ailesi, dönemin en dikkat çekici ve kültür hayatında iz bırakan ailelerinden biridir. Bu aile yalnızca Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı ile değil; kardeşlerinden modern Türk resminin önemli sanatçılarından Fahrelnisa Zeid ve Türkiye’de gravür sanatının öncülerinden Aliye Berger ile de sanat tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Dışarıdan bakıldığında huzurlu, kültürlü ve güçlü bir aile tablosu görünür. Ta ki 1914 yılına kadar… Afyon’daki arazilerin gelirini almak için çıkılan bir yolculuk… Şakir Paşa’nın yanında iki oğlu: Suat ve Cevat. Gece olur, herkes odasına çekilir. Derin bir sessizlik çöker. Ve o sessizliği yırtan bir silah sesi… Kâhya odaya girdiğinde Şakir Paşa yatağında kanlar içindedir. Ölümcül kurşun, oğlu Cevat’ın av tüfeğinden çıkmıştır. İşte o andan sonra sorular başlar. Bu bir kaza mıydı? Bir aşk cinayeti miydi? Yoksa bir nefsi müdafaa mıydı? Yıllar boyunca anlatılan rivayetler bu sorular etrafında dolaşır. Kimi bunun bir anlık öfke olduğunu söyler, kimi talihsiz bir kazadan söz eder. En çok dile getirilen iddialardan biri ise Şakir Paşa’nın, oğlunun İtalyan eşi Agnessia Hanım ile olan ilişkisi yüzünden çıkan bir tartışmanın büyüdüğüdür. Ancak yıllar sonra kaleme alınan başka bir anlatı, olayı bambaşka bir noktaya taşır. Şakir Paşa’nın torunu Nermidil Erner Binnark’ın Şakir Paşa Köşkü adlı kitabında, olayın planlı olduğu ileri sürülür. Kitapta, evdekilerin Cevat Şakir tarafından kloroformla bayıltıldığı ve cinayetin bilinçli olarak işlendiği iddia edilir. Hatta sonrasında kendini temize çıkarmak için kendisini de kloroformla bayıltmış olabileceği yazılır. Gerçek hangisidir, bugün bile kesin olarak bilinmez. Kesin olan tek şey vardır: Bu olay aile içinde kapanmayan bir yara bırakır. Şakir Paşa’nın ölümü yalnızca bir cinayet vakası değil, aynı zamanda bir ailenin kaderini değiştiren kırılma noktasıdır. Yıllar sonra Halikarnas Balıkçısı olarak tanınacak Cevat Şakir’in hayatındaki en karanlık sayfa da burasıdır. Ama beni en çok etkileyen, Balıkçı’nın “Kara Kızım” dediği Aliye Önce’nin şu sözleridir: “Babam töhmet altında kıvranıyordu ama acısıyla hiç konuşmuyordu. Babam Şakir Paşa’yı öldürmemişti; tam tersine, sanki Şakir Paşa babamı hayatının sonuna kadar sonsuz kez öldürmüştü.” Sürgün yolu ve mavi bir hayat… Cevat Şakir’in hayatı tek bir hikâyeden ibaret değildir. Hikâye, karanlık bir sayfayla başlar ama orada bitmez… Çünkü yıllar sonra, Bodrum’un mavi sularında, bambaşka bir kimlikle yeniden doğacaktır. Ve dünya onu artık Cevat Şakir Kabaağaçlı olarak değil, Halikarnas Balıkçısı olarak tanıyacaktır. Cevat Şakir Kabaağaçlı, babasının ölümünün ardından yargılanır ve 14 yıl hapis cezasına mahkûm edilir. 1914–1921 yılları arasında cezaevinde kalır. Sağlık sorunları ve olayın nefsi müdafaa kapsamında değerlendirilmesi nedeniyle cezası süresi dolmadan hafifletilir ve tahliye edilir. İstanbul’a döndüğünde onu zor bir dönem bekler… Aile üyelerinden bazıları onu dışlar ve affetmez. Bunun üzerine dayısının Üsküdar’daki evine yerleşir. Hayata yeniden tutunmaya çalıştığı bu yıllarda gazetecilik ve çevirmenlik yapar. Siyasi karikatürler çizer, minyatürle ilgilenir. Hatta Türkiye’de ilk renkli dergi kapağını tasarlayan kişi olarak da anılır. 1925 yılında Resimli Hafta dergisinde yayımlanan “Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler” başlıklı yazısı, hayatında yeni bir kırılma noktası olur. Yazı nedeniyle İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanır ve Bodrum’a sürgün edilir. Sürgün yolculuğu uzun ve zorludur. Bazı kaynaklara göre dört, bazılarına göre altı ay süren bu yolculuğun ardından Bodrum’a ulaşır. Henüz 34 yaşındadır… Bodrum’a geldiğinde karşılaştığı manzara oldukça yalındır. Ağaç ve yeşillik neredeyse yok denecek kadar azdır. Ancak o, sürgünü bir son olarak görmek yerine yeni bir başlangıca dönüştürür. Tarım kitapları getirterek işe koyulur. İstanbul’dan ve yurt dışından tohumlar, fideler temin eder, eker. Belediyede gönüllü bahçıvanlık yapar. Edindiği deneyimleri yaklaşık 300 sayfalık bir defterde toplar ve bu bilgileri çevre köylere ulaştırır. Böylece sürgün, onun için bir cezadan çok yeniden doğuşa dönüşür. Bodrum’da yalnızca ağaçlar değil, aynı zamanda bir düşünce ve kültür de filizlenmeye başlar. Bilge bir rehber: Halikarnas Balıkçısı Hatice Orman’ın Merhaba Halikarnas Balıkçısı kitabında yer alan bir alıntı, onu dinleyenler üzerinde bıraktığı etkiyi çok güzel anlatır: “Rehberlik yaparken onu dinleyenler sanki eski çağlardan gelen bir düşünürü görür gibi olurlardı. Bir bakarsın Efesli Heraklit olur, bir bakarsın Sokrates… Bazen de eline bir tuğla parçası alır, fesli Apelles gibi yere resimler çizer, anlatmak istediklerini görüntüye dönüştürürdü.” Halikarnas Balıkçısı, Türkiye’nin T.C. uyruklu ilk turist rehberidir ve işinde büyük bir başarı yakalar. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Georges Pompidou, “Balıkçı ne zaman bana rehberlik edecekse Türkiye’ye o zaman gelmek isterim” der. İran Kraliçesi Süreya ise, “Yalnız Türkiye’yi gördüğüm için değil, Balıkçı’nın rehberliğinde gezdiğim için mutluyum” sözleriyle onu anlatır. Halikarnas Balıkçısı için rehberlik yalnızca bir meslek değildir. Anadolu’yu, Ege’yi ve Akdeniz’i bir düşünce dünyasıyla birlikte anlatma biçimidir. Onu dinleyenler yalnızca bir coğrafyayı gezmez; aynı zamanda bir uygarlığın hafızasını da keşfeder. Belki de bu yüzden, onu dinleyenler sadece bir rehberi değil, Anadolu’nun hikâyesini anlatan bir bilgeyi hatırlar. Mavi yolculuk Bu kış vakti “Mavi Yolculuk” kelimesini okurken bile kendimizi Bodrum’un o masmavi denizinde hayal eder, “Ah, bir yaz gelse…” demez miyiz? Halikarnas Balıkçısı da Bodrum’a sürgün olarak geldiğinde içine kapanmak yerine denize açılmayı seçer. Küçük bir sandala atlar, rotayı Knidos’a, Tekir Burnu’na çevirir. Yanına biraz su, biraz kumanya alır; fazlasına ihtiyaç duymaz. O yıllarda Datça Yarımadası’na kayıkla gitmek balıkçılar arasında delilik sayılır. O ise kimseye pek duyurmadan yola çıkar. Rüzgârı arkasına alır, merakını pusula yapar. Knidos’a ulaşır, birkaç gün antik taşların arasında dolaşır, tarihle konuşur ve sonra geri döner. Artık Bodrum’a bir sürgün yeri olarak değil, keşfedilecek bir dünya olarak bakmaktadır. Geçimini sağlamak için “Yatağan” adını verdiği motorsuz bir tekne alır. Bu tekneyle koy koy dolaşır, adalara uğrar, Gökova’nın büklerini keşfeder. Yazdıkları da bu yolculuklardan doğar: Arşipel, Hey Koca Yurt, Altıncı Kıta Akdeniz, Anadolu’nun Sesi… “Mavi Yolculuk” adını dostu Sabahattin Eyüboğlu koyar. Bu isim, Halikarnas Balıkçısı’nın Yatağan’la Gökova Körfezi’nin “66 bükünü” dolaşmasından esinlenir. Çünkü bu geziler sıradan bir deniz seyahati değil, maviye doğru yapılan bir kültür yolculuğudur. 1946’da ilk Mavi Yolculuk için hazırlık yapılır. Bodrumlu balıkçı Mustafa Esim, yani Paluko, kamarasız ve tuvaletsiz bir tirhandil ayarlar: Karakuş. Sabahattin Eyüboğlu teknenin adını “Çiçekli Karakuş” yapar. Harita yoktur, konfor yoktur; ama sohbet eksik olmaz, kahkaha bol olur… Teknede Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Necati Cumalı gibi isimler vardır. Bedri Rahmi bu yolculuklarda defterler doldurur; resimler yapar, şiirler yazar, maviyi çoğaltır. 1957’ye kadar yolculuklara yalnızca erkekler katılır. Ancak 1957 Ağustos’unda bu durum değişir. Azra Erhat ve Alev Ebüzziya tekneye katılır ve ilk “kadınlı” Mavi Yolculuk gerçekleşir. Bu seyahat ayrıntılı biçimde kayda geçirilir; yolculuk artık yalnızca bir gezi değil, adeta bir kültüre dönüşmüştür. Cevat Şakir’in Mavi Sürgün adlı eserinde anlattığı Mavi Yolculuk da dostlukların, keşiflerin ve düşünsel paylaşımların iç içe geçtiği özel bir serüvendir. O yıllarda İzmir’den Bodrum’a yapılan yolculuklar bugünkü kadar kolay değildir. Günler süren zorlu bir kara yolculuğuyla başlar. Yolcular Efes, Selçuk, Menderes Ovası, Priene ve Milet gibi tarih kokan yerlerden geçerek Didyma’ya ulaşır. Buradan bir tekneyle Torba’ya geçilir, ardından kiralanan eşeklerle Bodrum’a varılır. Çünkü Bodrum–Milas karayolu henüz tamamlanmamıştır. Bu yolculuklar zamanla yeni keşiflere de kapı aralar. Gökova kıyılarında daha önce bilinmeyen birçok antik kalıntıya rastlanır. Sedir Adası’nda zeytinliklerin arasında saklı bir tiyatronun bulunması bunlardan biridir. Azra Erhat’ın bu keşif üzerine yazdığı yazılar, bölgede arkeolojik araştırmaların başlamasına öncülük eder. Halikarnas Balıkçısı’nın yeğeni, seramik sanatçısı Füreya Koral, dayısının “Seni Akdeniz’in sularında yıkamak lazım kızım” sözleri üzerine “O halde yıka beni dayı” diyerek bu yolculuğa katılır. Atölyedeki bu sohbetin ardından başkaları da “Beni de yıka!” diye seslenir. Yazar Mina Urgan’ın da katılmasıyla yolcuların sayısı 33’e ulaşır. Benim okudukça içimi ferahlatan şey, bu yolculukların insanları bir araya getiren o sıcak atmosferidir. Denizin ortasında, gündelik hayatın telaşından uzak, dostlukların ve sohbetlerin büyüdüğü o günleri hayal etmek bile insanın içini aydınlatıyor. Bu satırları yazarken kendimi o yolculuğun bir parçası gibi hissediyorum. İçimden hep aynı düşünce geçiyor: “Ah, keşke ben de o zamanlarda o ekipte olsaydım.” Belki bir akşamüstü güvertede rüzgârı dinler, belki de bir koyda yakılan ateşin etrafında o sohbetlere kulak verirdim. “Beni de yıka!” diye seslensem, sayı 34’e ulaşır mıydı? Halikarnas Balıkçısı’nın en sevdiği sözcük: Merhaba Halikarnas Balıkçısı söze başlarken de bitirirken de “merhaba” dermiş. Bu kelimeyi öyle içten ve yürekten söylermiş ki insanın içinde yankılanırmış. Bu, alelade bir selam değildir. Gözlerinin içi gülerek söylenen, karşısındakine “görüldüm” duygusunu hissettiren bir merhaba… Ona göre “merhaba” sözcüğünün ortası deliktir. Bunu da şöyle açıklar: “Bu sözcüğün ikinci ha hecesi söylenirken insan soluğu yol bulur, dışarı kaçar.” Yakın dostu Sabahattin Eyüboğlu, onun merhabasını şu sözlerle anlatır: “Dünyanın sisini, pusunu ne temizler? Poyraz bir… Balıkçı’nın merhabası iki…” Peki neden özellikle “merhaba”? Bunu en güzel yine Balıkçı’nın kendisi anlatır: “Her şeyden önce erkekçe bir söyleyişi var merhabanın… Üstelik anlamı da güzel. ‘Rahat edin, benden size kötülük gelmez’ demektir. Sonra aklımızı işimizden ayırmamalıyız. ‘Sabah şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Akşam şerifleri’ mi diyeceğiz, ‘Allahaısmarladık’ mı diyeceğiz? Düşünmeye gerek yoktur. Bunların yerine basarım merhabayı, olur biter… Bir şey daha var. Merhaba sözcüğü eski harflerle yazıldığında yelkene benzer. Belki bunun da etkisi vardır merhabayı sevmemde…” Balıkçı bir anlatısında kelimenin kökenine dair küçük bir hikâye de paylaşır. Çok eski zamanlarda yolda karşılaşan iki seyyah, birbirlerine zarar vermeyeceklerini göstermek için yaylarını gerip oklarını uzağa atar ve “Mir heba”, yani “Okum boşa gitsin” derlermiş. Zamanla bu söz dilimize “merhaba” olarak yerleşmiş. İçten söylenen bir merhaba insanı rahatlatır. Göğsümüzde biriken ağırlık hafifler, yüzümüzde küçük bir tebessüm belirir. Bugün bazen selam vermeye bile üşendiğimiz zamanlardan geçiyoruz. Oysa bir kelime… Sadece bir kelime… İnsanı insana yaklaştırmaya yetmez mi? Canı gönülden söylenen bir “merhaba”nın içimizi ısıtmadığı olur mu hiç? Her şeye “merhaba”, göçüşe de “merhaba” Cevat Şakir bu dünyadan ayrılırken bile hayata sitem eden bir vedayla değil; sanki yeni bir yolculuğa çıkıyormuş gibi dünyaya yine bir “merhaba” diyerek gider. İzmir’deki Merhaba Apartmanı’nda uzandığı odada, pencereden dışarıya bakarak son sözlerini söyler: “Sanki yolcuyum,” der. “Dünyaya bir merhaba deyip gideceğim… Burnuma çiçek kokuları geliyor. Açın pencereleri… Son kez görmek istiyorum güneşi… Son kez görmek istiyorum özgürlüğü… Merhaba çocuklar, merhaba dünya, merhaba…” Bodrum diye bir yer yaratan Balıkçı’nın vasiyeti de elbette Bodrum’a gömülmektir. Gazeteci ve yazar Şadan Gökovalı’ya şöyle der: “Yazacağım bunları ama belki yazmadan giderim. Sana şimdiden söylemiş olayım. Bodrum’a gömülmek istiyorum. Orayı çok sevdim. Hayli hizmetim de geçti. Mindos Kapısı taraflarında bir yere gömsünler beni, yanımda Hatice’ye de yer ayırsınlar. Sakın mermer, beton falan istemem ha… Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu dikin mezarımın başına… Beni ziyarete gelen çocuklar ara sıra gezmiş, hava almış olurlar. Zaten ben saygı duruşu isteyecek değilim ya. Balıkçı’ya bir ‘merhaba’ yaraşır.” Bu sözler, giderken bile hayata küsmeyen bir insanın sözleridir… Ölümü bir veda değil, yeni bir karşılaşma gibi karşılayan bir yüreğin sesi… Ardında kırgınlık değil, yalnızca bir “merhaba” bırakan bir insanın sesi. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. cevat şakir Halikarnas Balıkçısı karanlık aydınlık Selçuk Ramazanoğlu, Independent Türkçe için yazdı Selçuk Ramazanoğlu Cumartesi, Mart 7, 2026 - 09:15 Main image:

Fotoğraf: K24kitap

TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Karanlıktan aydınlığa: Cevat Şakir'den Halikarnas Balıkçısı'na copyright Independentturkish: