İlayda Mutlu - Klinik Psikolog Kadınların en az 150 yıldır kamusal alanda görünür olan, kökleri ise yüzyıllar öncesine dayanan mücadelesi yalnızca hukuki ve ekonomik kazanımlardan ibaret değildir; kadınlığın kendisi de tarihsel, kültürel ve ruhsal düzeyde mücadele içinde kurulan bir süreçtir. Bu nedenle patriyarkanın yalnızca yasalarla değil, arzular, bilinçdışı yasaklar ve bedenler üzerinden de nasıl işlediğini tartışmak gerekir. Psikanaliz tam da bu noktada devreye girer. Kadınlığı doğuştan atanan sabit bir cinsiyet olarak değil; ilişkiler, yasalar, arzular ve kültürel aktarımlar içinde şekillenen bir özneleşme süreci olarak düşünmemize imkân tanır. Kadınlar çoğu zaman kendi arzusunu tanıyıp sahiplenmeyi değil, aile ya da toplum gibi güç sahibi bir Öteki’nin beklentisine göre konumlanmayı öğrenir. Kız çocukları sakinlik, usluluk, söz dinleme, usturuplu olmak üzerinden onay ve övgü alarak büyürken; bir erkek çocuğunun cesaretlendirilebileceği pek çok davranış için eleştirilir, yaftalanır ya da yasaklarla karşılaşır. Kadınlığa giden bu yolda arzunun bastırılması öğrenilir; bastırılan her arzu ise suçluluk üretir. Suçluluk, kadının kendi isteğini geri çekmesine, kendini küçültmesine, hatta kendi başarısından rahatsızlık duymasına yol açabilir. Öfkesini dile getirdiğinde “aşırı”, “abartılı”, “huysuz” ya da “nankör” bulunacağını öğrenen kadın, çoğu zaman öfkesini bastırmayı ve içine gömmeyi öğrenir. İtiraz etmek yerine susmak, sınır koymak yerine katlanmak, hayır demek yerine uyum sağlamak… Oysa sürekli bir uyumlanma döngüsü ile ifade edilemeyen duygu ortadan kaybolmaz; söz bulamadığında bedene yönelir. Migren, fibromiyalji, mide sorunları, egzama ya da bağışıklık sistemi hastalıklarının kadınlarda daha sık görülmesi tesadüf müdür? Söze dökülemeyen öfke, çatışma ve hayal kırıklığı, kimi zaman bedensel belirtiler aracılığıyla dolaşıma girer. Bu nedenle kadınların mücadelesi bir yandan da öfkenin meşruiyetine, arzunun temsil edilebilirliğine ve bedenin taşıdığı yükün hafifletilmesine de yöneliktir. Kadınların yalnızca eş, anne ya da bakımveren rollerle tanımlanmak yerine, arzulayan ve arzusunu dile getirebilen bir özne olarak var olma hakkı bu mücadelenin en önemli bir diğer katmanıdır. Kadınlık çoğuldur; annelik gibi tek bir rolle sınırlı değildir, bakım rolüne indirgenemez ve başkasının arzusu olmakla özdeş değildir. Kadınlık, öznenin kendi arzusuyla kurduğu bir konumdur. Burada kurulan arzu değil; arzunun sorumluluğunu üstlenebilen bir özne konumudur. Bu konum, beklentilere uyum sağlamakla değil; kendi arzusunu tanıyıp onunla özdeşleşebilmekle inşa edilir. Feminist psikanalist Juliet Mitchell’in de işaret ettiği gibi, patriyarka yalnızca hukuki ya da ekonomik bir yapı değil, bilinçdışında yeniden üretilen bir düzendir. Kadınlık bu düzen içinde öğrenilir, aktarılır, kimi zaman bastırılır; fakat her kuşakta yeniden yorumlanır ve yeniden konumlandırılır. Patriyarkal bir düzen içinde kadınlık doğrudan erkek egemen bakışın sınırları içine hapsedilir ve Öteki’nin arzusunun ifade ettiklerine sıkışır. Psikanalist Elda Abrevaya’nın da vurguladığı gibi kadınlığın yolu doğrusal değildir; çelişkilerle, geri dönüşlerle ve kırılmalarla ilerleyen bir özneleşme sürecidir. Dolambaçlı olan zayıf değil; katmanlıdır. Kadın olmak biyolojik bir veriyle sınırlı değildir; simgesel düzende bir yer alış ve o yeri müzakere etme biçimidir. Kadınların mücadelesi yalnızca hak taleplerine ya da kamusal görünürlüğe indirgenemez; arzu etme özgürlüğünü, bastırılmış duyguların söze kavuşmasını ve haklı öfkenin meşruiyetini de kapsar. Çoğu kadın başkalarının arzularını taşıyarak büyür; özgürleşme ise kendi arzusunu tanıyıp onun sorumluluğunu alabildiği ölçüde mümkün olur. Kadınların sanatı, yazısı ve üretimi bu özneleşme sürecinin yaratıcı ifadeleri olarak okunabilir. Bu nedenle 8 Mart, yalnızca eşit ücretin değil; arzu eden, düşünen ve kendini ifade etme gücü olan bir özne olarak var olma mücadelesinin günüdür. Kadınlık eksiklik değil farklılıktır; edilgenlik değil, konum alış ve dönüştürme kapasitesidir. Ancak bu özneleşme yalnızca iç dünyada gerçekleşmez; kadınların güçlenmesi, adalet ve eşitlik zemini sağlamlaştıkça mümkün olur. Ve ne eşitlik ne de adalet ertelenebilecek talepler değildir.