Türkülerin belki de heybesinin en ağır olduğu ürünlerden biri göç türküleri. Göçü anlatan türküler, göçenlerin anlattığı türküler ya da göç eden türküler. Her birinin imgeleri, kaynakları ya da seslendikleri yerler birbirinden farklı olsa da derinlikleri ve taşıdıkları öyküler hemen hemen aynı şeye işaret ediyor. Kimi zaman ekmek parası için düşülen yollar kimi zaman değişen sınırlar göç türkülerini beslemiş. Bazen çalmış mızıka yollamışız sevdiğimizi Yemen eline, bazen de İstanbul'u mesken tutan bir sevgilinin ardından biriken ekmek parasını saymış geçen günler. Uzayıp giden günler her zaman işareti olmuş gurbetlik, muhacirlik türkülerinin. Zorunlu göç kavramı hep bir tuhaf olagelmiştir. Öyle ya, bazen yokluk, bazen kuraklık, bazen savaşlar, bazen hastalıklar sebep olmuş göçe. Yoksa kim niye terk eylesin yurdunu? Keyfe keder göç mü olur? Öylesine seyahat diyorlar. Ama bir de heybesini sırtına alıp yola revan olmak var. Hal böyle olunca aşan biliyor karlı dağın ardını. Mektup oluyor göç. Bazen bir dağ. Bazen sılada bırakılan bir sevgili, bazen gurbete yollanan "ağa". Bir fırtına tutuyor, değişiyor sınırlar. Geride kalıyor koca bir Rumeli. Çiçekleriyle, öyküleriyle, baharda taşan kışın donan sularıyla. Şimdi her biri öyküdür türkülerde. Yusuf Şaylan ile bu hafta soL'da İnsanların Türküleri yazı dizisinde bir konuğumuz var. Türk halk müziğinde hem araştırmaları hem de üretimleriyle ismine aşina olduğumuz Nevzat Karakış . 1960 yılında Van Denizi'nin kıyısında Adilcevaz'da dünyaya gelen Nevzat Karakış, Ruhi Su Dostlar Korosu'ndan ve bireysel çalışmalarla devam eden üretimlerinde albümlere imza atan Nevzat Karakış bu hafta soL'da İnsanların Türküleri'ne konuk oluyor. 1960 yılında Van Denizi'nin kıyısında yer alan Adilcevaz'da dünyaya gelen Nevzat Karakış, Türk halk müziği alanında hem araştırmaları hem de üretimleriyle tanınan bir sanatçıdır. Müzikal yolculuğunda önemli bir yere sahip olan Ruhi Su Dostlar Korosu'nda yer alan ve bu ekolün izlerini taşıyan Karakış, kariyerine bireysel çalışmalarla devam etti. Sanatçının müzik serüveni boyunca Ağzımda Bulut Tadı, Bizâr, Çiçeği Hiç Solmayana ve Havalar Kırık ve Uzun gibi değerli albümleri dinleyicilerle buluştu. Karakış, halkın türkülerini; göç, sevda ve sürgün öykülerini kendi sesiyle ve araştırmalarıyla geleceğe taşımayı sürdürüyor. Sesim sesine gider, döner tersine tersine gider Göç türkülerini sürgün, göç, sevda ve emek bağlamında genellemek mümkün. Yusuf Şaylan giriyor önce söze. "Gurbet türküleri de deniyor bunlara. Konu en nihayetinde bir mekandan ayrılmanın konusu olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuda ilginç çalışmalardan birine imza atmış olanlardan birisi de Dr. Murat Karabulut . Onun Gurbet Türkülerinin Kültürel Bağ ve Kimlik İnşasındaki Rolü başlıklı makalesi epey veri sunuyor. Ve bence en kritik şeylerden biri şu. Gurbet türküleri, içinde göç geçen türküler bir yandan da kimlik inşasının da konusu olagelmiş." Nevzat Karakış alıyor sözü Yusuf Şaylan'ın bıraktığı yerden. "Bir de türkülerin göçü var. Yani türkü Şavşat türküsü belli ama derlendiği yere bakıyorsunuz Muş. İşte o çok bilinen Çift Jandarma türküsü. Onun söylendiği örneklerinden bazılarında çift jandarma geliyor lo geçer. Oradaki lo Muş ağzına uygun zaten daha çok. Ya da bir başka örnek Urfa'ya Paşa Geldi türküsü. Onun da derlendiği yer de Van'dır... Van türküsü. Yani hal böyle olunca anlıyoruz, türküler de göç ediyor. Bazısı uyum sağlıyor. Anlamıyorsunuz. Bazıları ben buralara başka yerden geldim diyor. Hasılı, bazı türküler göçleri anlattığı gibi bazıları da göç ediyor kendi taşıdığı zenginliklerle. Tabii bunlara ek olarak bir de kayıtlara nasıl geçirildiği konusu var. Her birinin birbirinden farklı okuyuş biçimleri ya da aynı türkünün farklı diyarlarda farklı sözlerle zenginleştiği örnekler var. Bu yol Pasin'e gider, döner tersine gider. Burda bir garip ölmüş, kuşlar yasına gider. Veyahut sesim sesine gider, döner tersine tersine gider, burda bir yiğit ölmüş, kuşlar yasına gider. Her biri de dinleyenler için muazzam bir ayrıntı zenginliği sunuyor." Yusuf Şaylan'ın gözleri uzaklara dalıyor. "Sahi. İnsanın sesi dağlarda öyledir. Çocukken çobanlık yaptığım yıllardan hatırlıyorum. İnsanın sesinin kendisine yankısı ne muazzam bir şeydir. Çok heybetli ve görkemli hissettirir." diye ekliyor. Ucu telli mektup Gurbet ya da göç türkülerinin düğümlendiği yerlerden birisi asker türküleri. Anadolu coğrafyası savaşlarla sınanmış ve savaşlarla yoğrulmuş on yıllar boyunca. Rus Harbi, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, seferberlik türküleri, Yemen elleri derken Kore Savaşı'na değin bir anlatı olagelmiş. Nevzat Karakış alıyor bu sefer sözü. "Ağam kelimesine çok rastlarız asker türkülerinde, asker ağam ifadesi çok sık tekrar eder. Buradaki ağa ifadesi kadının erkeğe seslenişidir yani akla geldiği haliyle ağa değil." Birçok örneği var. Karlı dağlar karanlığını aştı mı diye sorar bazısında. Bir diyarından ellerin mektubu gelmiş okunur da bir garibinki yoktur. Kimisinde fermanlara kızar türkü, Sarıkamış'ta askeri kırdıran Enver Paşa diye, kimisinde Yemen'e gideni gelir mi sandın diye sorar. Suna geline seslenir. Asker oldum giydim yelek diye. Verin benim martinimi, koy çantama tütünümü, işte giydim potinimi. Yemen elleri, gelmeyen mektuplar, bitmeyen savaşlar, değişen sınırlar, geride bırakılanlar ya da geriye dönemeyenler. Kore Savaşı'ndaki örnekleri de vardır. Kürtçe söylenen türkülerden birinde "Oğlum Hıdır, bana kulak ver, aman gitme. Seni kandırır, alır gider bu kahpe hükümet. Kahrolası Kore, Çin Maçin'de yedi düvel savaşıyor. Giden geri gelmiyor." der. Giden gelmez. Bazen de öldü sanılanlar çok uzun bir zaman sonra döner de yarini bulamaz. Asker türkülerinde her daim bir göç konusu yer alır. Kışlanın kapısına yakılan türkülerin tek çaresi savaşın bitmesidir. Öyle. "Asker ağam dönse yaralar iyi olur." Yusuf Şaylan Gidin bulutlar gidin yarime selam edin Göç türkülerinin derlendiği bir geniş alan da Balkan türküleri, Rumeli ezgileridir. Çıkayım gideyim Urum Eline'den Drama Köprüsü'ne onlarca türkünün hafızalara kazındığı bir alandır. Selanik türküsü ya da Manastır veyahut Sümeyra Çakır'ın da sesinden dinlediğimiz Varna türküleri. Balkan türküleri aynı zamanda hem bir geçmiş özlemi hem de o kimliğin yeniden üretimini sağlar. Yusuf Şaylan bu bağlamı birazcık açmak istiyor. "Murat Karabulut makalesinde gurbet türküleri, bu ayrılık sürecinde bireyin yaşadığı travmayı, özlemi ve tutunma çabasını kolektif bir dille ifade eder, diyor. İşte burada ifade ettiği kavramlardan birisi kimlik çıpası. Göç eden birey, gittiği yeni sosyal çevrede bir azınlık veya öteki konumuna düşer. Bu aşamada türküler, bireyin geldiği kültüre ait değerleri hatırlatan ve onu köklerine bağlayan bir kimlik çıpası işlevi görür." Düşün. Rumeli'nden gelenler de Türk sonuçta yani başka bir yere gitmiyorlar. Ama Anadolu'da bir başka söz daha vardır. Taş yerinde ağırdır diye. Biraz da öyle işte. Ne olursa olsun insan kök saldığında bazen yerini yabancılayan bir çiçek gibi soluyor, bazen daha farklı renklere aşılanıyor, bazen de eskisine göre daha gür bir çiçek açıyor." Saksı benzetmesine gülümseyerek karşılık veriyor Nevzat Karakış. "Aklıma Ruhi Su'nun bir anısı geliyor. Aşık Veysel ile Ruhi Su arasındaki karşılaştırmalar olduğunda, Aşık Veysel kökleri toprakta olan, Ruhi Su da saksıda yetişen sanatçı olarak yorumlanmış. Ruhi Su buna bir zaman içerlemiş. Ama sonra fark etmiş ki hakikat bu. Onlar kentlerde saksıda olmalarına rağmen bunu aşmayı başarmışlar." diyor. Şaylan muzipçe gülümsüyor, Ahmed Arif'in şiiri ile tamamlıyor sohbetin bu kısmını. "Bakmayın saksıda boy verdiğine. Kökleri Altındağ'da İncesu'dadır." Babamın bir atı olsa annemin yelkeni Türkülerden bazıları ise sevda türküleri oluyor. Gurbete giden bir gelin ya da gurbetten seslenen bir türkü yine göç konularının işlendiği türküler oluyor. Bu türkülerde yeni yerdeki yabancılık hali güçlü kavramlarla temsil edilir. Aynı zamanda geçmişle kurulmak istenen bağ da öyle. Aşrı aşrı memlekete ev kurmasalar diye ifade edilir çoğu zaman. Türkülerde bunlara aşırı köy deniyor. Aşırı köy memlekete en uzak noktayı temsil ediyor. Gidenler de bir umut bekliyor. Babamın atı, annemin yelkeni olsa. Çıksa da gelse. Yine bu çaresizliğe eklenenlerden biri de doğal afetler. Erzincan depremi bunların en büyüklerinden biri. İsmet Paşa'ya da sitem edilir kahpe feleğe de. Felek nedir ki zaten, yoksulun aşamadığı engelin en genel tanımı. Halkın haber alma hakkını savunmak, yoksuldan ve emekçiden yana bağımsız gazeteciliği yaşatmak için soL'a abone olun. ABONE OL Tuzsuz olur Arabistan fıstığı Nevzat Karakış bir iç çekiyor söz buraya gelince. Gurbete giden Rumlar, Ermeniler, Araplar, Çerkesler, Avşarlar, Türkmenler, Aleviler ve daha bir nicesi. Her birinin türküleri de bir o kadar acıklı ve dertli. "Bu türkülerde esas problemlerden bir tanesi kayıtlara olduğu gibi geçirilmemiş olmasıdır. Hala başka kayıtları olduğu için bugün daha iyi biliyoruz ilk söyleniş biçimlerini. Ama çok büyük oranda değiştirilmiş ve işlendiği hali farklılaşmıştır. Tüm bunları bir tür sansür başlığında da bir araya getirebiliriz aslında." Karakış'ın işaret ettiği bu türküler, Türkiye'de çeşitli nedenlerle ya bazen bir inanç grubunun ya da etnik topluluğun yerinden edildiği için söylediği türküler. Yukarıda söyleşimizin başında zorunlu olmayan göç mü olur diye başlamıştık yazımıza. Bu türkülere zorunlu göç de deniyor ama sanırım en iyi ifadesi sürgün. Devam ediyor Karakış. "Bir tür tekleştirme çabası var bu örneklerde. Mesela Gaziantep Yolları olarak bilinen türkü, bahçalarda mor meni, verem ettin sen beni, ya sen İslam ol Ahçik, ya ben olam Ermeni. Burada sevdalanan çok net dini değiştirmeyi dahi göze alır. Ama bu ifadeler TRT'de böyle söylenmez örneğin." Gülümsüyor Yusuf Şaylan. "İşin içine gönül girince gurbet türkülerinde ya da sevda türkülerinde gelene gidene bir sürü örnek geliyor akla. Mesela benim de aklıma Pir Sultan'dan benzer bir örnek geldi. Dostun bahçesine bir hoyrat girmiş türküsünde diyor ya, hangi dinde isen ona tapayım, yarın mahşer günü bile kopayım... Ne güçlü bir ifade değil mi?" Karakış bu türkülerin Ermenilerin, Rumların ya da göçmenlerin, muhacirlerin yoğun olduğu yerlerde söylendiğine dikkat çekiyor. Kar mı yağmış şu Harput'un başına, küçük yaşta bir yar sevdim Ermeni, Ermeni'ye nasıl gönül vermeli. Uzayıp gidiyor liste, her birinde de başka türlü örnekler kayda geçiriliyor. Karakış ekliyor örneklerine benzerlerini: "Türkülerde bir yandan da Müslüman erkeklerin Hıristiyan kadınlara aşık olmasından bahsediliyor. Yine mesela bir Harput-Elazığ türküsü olan Ahçik'te kayda geçirilen hali vardım kiliseye baktım haçına, gönlümü bağladım sırma saçına... Halbuki orijinal kayıtlarında baktım haçına değil, taptım haçına diyorlar. Trabzon türkülerinde de var. Trabzon'dan çıktım başım selamet türküsünün 1930 kayıtlı bir taş plak örneğinde metropolit Trabzon sana emanet diyor. Giden Rum erkek bu sefer geride kalanlara söylüyor bu türküyü. Kimi örneklerinde arkadaşlar kaptana ya da Sultan Aziz'i babam sana emanet diye söylenişleri var. Ama orijinal halleri başka." Tabii haliyle çok etkili türküler. Söyleyenlerin içini cız ettirmiş. Hal böyle olunca da söyleyenler kendilerine göre söyleyip yeniden derlemişler. Bazen "Açılın kapılar Şaha gidelim" demiş türküler. Bazen de "Oğul gidelim Van'a doğru, İran'a doğru" demiş Alevi türkülerinde. Kürtçede de benzerleri var. Malan Barkır türküsü evleri göç ettirilenlerin öyküsüdür. Ya da Gunde Hember klamında karşıdaki köyde bulamayan sevdiğine seslenir uzaktan. Ama iki tanesi hem gurbeti hem çaresizliği anlatır. Bir tanesi yine Qumrike ezgisidir. Türkçesi kumrudan gelir. Kırmızı fesli bir efendinin Kürt kızına yaktığı türküdür. Gurbetten gelmiştir. Bir de Zazaca söylenen Trabzon ağıdı. Dersim sürgünlerinin adreslerinden birisi de Trabzon'dur. Trabzon'a göç eden Dersimliler buraya bir Trabzon sürgünü için ağıt yakarlar. Ama bizim sohbetimize konu olan Sarkis Çerkezyan'ın muhacirlik türküsü ile kayda aldığı ezgidir. Ermenilerin seslendirdiği güçlü türküler hafızanın inşa edildiği yerlerden. Theodor Adorno'ya göre müzik, toplumsal bir çimento görevi görüyor. Murat Karabulut'un aktardığı haliyle de gurbet ortamında dinlenen veya söylenen bir türkü, aynı kaderi paylaşan bireyler arasında görünmez bir bağ kurar. Bu durum, kolektif bellek kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde; türkülerin geçmişe dair imgeleri canlı tutarak, toplumsal grubun dağılmasını önlediği görülür. Ermeni türküleri tam da böyle. Komünist bir Ermeni olan Sarkis Çerkezyan'ın kayda aldığı bu ezgi Osmanlı'nın ümmetçi ve İslamcı politikalarının iki halkı nasıl birbirine düşürdüğünü anlatıyor. Derzor, yani bugünkü haliyle söylenen Deyrezor çöllerindeki sürgün edilen Ermenilerin hikayesidir. Tuzsuz olur Arabistan fıstığı, taştan imiş Ermeninin yastığı, böyle imiş Osmanlı'nın dostluğu, dini bir uğruna giden Ermeni. Öyle ya... Türküler kimlik çıpası. Yokluk beni mecbur etti, gurbeti ben mi yarattım Gurbet türküleri uzayıp gidiyor. Ama belki listemizin sonuna en önemlisini ekleyerek bu haftayı tamamlamak gerekecek. Gurbetin bir diğer adı yokluk. Örnek olsun, yine kelime kökeni olarak gurbetten gelen garip kelimesi gurbette olanı da tanımlar. Zira kimsesi olmayan kişi her zaman yakınlarını ölüm sebebiyle yitiren değil bazen de göç nedeniyle ulaşamayandır. Kürtçede de xerib olarak tarif edilen bu kelime sizi kim olduğunuzdan bağımsız gittiğiniz bir gurbet elinde garip olarak tanımlar. Türkülerde bu içerikler çok açık ifade edilir. Yokluk beni mecbur etti, gurbeti ben mi yarattım diye. Uzayıp gider türkü, ne mektup ne haber aldım, yurdumdan yuvamdan oldum, her şeyime hasret kaldım, gurbeti ben mi yarattım diye. Ruhi Su'nun da aktardığı türküler benzer şekildedir. "Almanya gemileri, bir ileri bir geri, kör olsun Alamanya, ağlattın gelinleri." Üstelik işçi olarak gidenlerin geride kalanlar tarafından yakılan türkülerinde görülür anlaşılır ki gittiğine de değmemiştir bu emek göçü kalana da. "Az çok para yollarsın, bu para neye yarar, beş çocuklu ailen, hepisi seni arar." Ama çaresizlik bunun adı. İnsana uzak yolu mesken eder. Yine de tek bir çare vardı. Türküler çareyi de gösterir. Hasan Hüseyin'in şiirini Tahsin İncirci besteler. El kapıları yiğidin kul köle olduğu yerdir. "Ay doğar bedir bedir, yel eser ılgıt ılgıt, sırıtır sıram sıram el kapıları. Ay doğar hilal hilal, gün doğar devrim devrim, yıkılır sıram sıram el kapıları, el kapıları da kölelik kapıları, kurtulur yiğit! Kurtulur yiğit!"