İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırılarının başladığı ilk günden itibaren, sosyal medyada ve bazı yayınlarda İranlı kadınların bu saldırılarla “özgürleşeceği” iddiası öne sürüldü. Hatta milyonlarca kişinin ABD saldırılarına karşı sokağa çıktığı görüntüler görmezden gelinerek, kadınların işgali dans ederek karşıladığına dair videolar dolaşıma sokuldu. Ancak savaşın ve müdahalelerin gerçek yüzü, bu propagandanın çok ötesinde. Kadınların yaşamındaki değişimler, “özgürlük” söylemiyle sunulan askeri saldırıların nelere yol açtığını çarpıcı şekilde ortaya koyuyor. Suriye ve Irak’tan Türkiye’ye uzanan iki kadının hikâyesi, bu gerçeğin can acıtıcı örneklerinden. Hatice’nin hikâyesi: Hamileyken polis şiddeti... Gitmesine de kalmasına da izin yok! Hatice, Suriyeli genç bir kadın. Savaş başladıktan kısa süre sonra Türkiye’ye geldi ve geçici koruma statüsüyle kimlik aldı. Ancak iki yıl önce hakkında geri gönderme kararı olduğu iddiasıyla üç çocuğuyla birlikte gözaltına alındı. O günleri soL'a şöyle anlatıyor: “İki gece neresi olduğunu bilmediğim bir yerde çocuklarımla birlikte kaldım. Polisler bana vurdu. O polisi bazen hâlâ rüyalarımda görüyorum. Sokakta bazı insanları ona benzetiyorum. Odaya daha sonra başka birini getirdiler ve çocuklarımın önünde onu da dövdüler. Hamile olduğumu söyledim. İki gün sonra doktor muayenesine götürdüler. Korkudan sürekli ağlıyorduk.” Hatice, gözaltında kaldıkları süre boyunca kendilerine su bile verilmediğini, polislerin kendileriyle dalga geçtiğini söylüyor. Hamile olduğu anlaşılınca ise herhangi bir açıklama yapılmadan bir araçla evine bırakıldığını anlatıyor. Bugün hâlâ hakkında neden geri gönderme kararı olduğunu bilmediğini belirten Hatice, bir avukat tuttuklarını ancak sonuç alamadıklarını söylüyor. Ona göre sorun, kimlik bilgilerinin kötüye kullanılmış olabilme ihtimali. Hatice, savaş öncesi hayatını şöyle hatırlıyor: “Suriye’de köyde büyüdüm. Tarım yapardık, sebze yetiştirirdik. Kendi ektiğimizle geçinirdik, mutluyduk. Savaşa kadar üniformalı insan bile görmemiştim.” Türkiye’de iş ararken kimliğini verdiği bir kozmetik firmasına ait olduğunu düşündüğü atölyeden şüpheleniyor: “Sanırım adı F.* idi. Kadın işçi arıyor dediler. Kimliklerimizi istediler. Evraklarımı verdim ama sonra geri dönüş olmadı. Belki onlar kimliğimi aldılar ve kötü şeyler için kullandılar bu bilgileri, bilemiyorum. Kimlik yok diye geri gönderirler korkusuyla herkese kimlik bilgilerimi verdim ben.” Hatice daha sonra doğum yaptı. Ancak bebeği kalp hastasıydı. Dört ay hastanede kaldı. Bu sırada kimlik kaydı kapatıldığı için sağlık sigortası da iptal edildi. “Çocuğumun düzenli tedavi olması gerekiyor. Her ameliyat ve takip için borcum milyona ulaştı. İstanbul’da gitmediğim devlet dairesi, yardım kuruluşu kalmadı. Oğlum hastanedeyken ben karış karış dolaştım ama basit bir bilgiye bile ulaşamadım.” Hatice bugün bir çıkmazın içinde olduğunu söylüyor. Hakkında geri gönderme kararı olduğu için kimlik kaydı kapalı. Ama Türkiye’ye olan hastane borcu nedeniyle geri dönmesi de mümkün değil. soL Haber holding medyasının ve yandaşların görmezden geldiği öykülere odaklanmaya devam ediyor. Siz de soL'un bu haberlerine güçlendirmek için abone olup destek verebilirsiniz. ABONE OL Ayşe’nin hikâyesi: O kadar çok dayak yedim ki defalarca intihar etmeyi düşündüm Bir diğer hikâye Iraklı Ayşe’ye ait. Ayşe’nin hayatı, savaşlar nedeniyle bir ülkeden diğerine savrularak geçti. “2003’te Irak’ta savaş çıkınca ailemle Suriye’ye kaçtık. Çok küçüktüm. Irak’ta nasıl bir evimiz vardı hatırlamıyorum. Belki de savaşın etkisiyle beynim hatırlamak istemiyor.” Suriye’de savaş başlayınca bu kez Türkiye’ye geldiler. Babasını Suriye’de, annesini ise Türkiye’ye geldikten kısa süre sonra kaybetti. Akrabaları onu biriyle evlendirdi. Ayşe yıllarca şiddet gördüğünü anlatıyor: “İki çocuğum oldu. O kadar çok dayak yedim ki defalarca intihar etmeyi düşündüm. Ama çocuklarımı yalnız bırakmaktan korktum.” Sonunda bir gece evi terk etti. Üç gece sokakta kaldı. Daha sonra alyansını satarak İstanbul’a, Suriye’den tanıdığı bir kadının yanına gitti. Şimdi ise çocuklarını geri almak istiyor. Ancak korkuları var. “Kocam bana Türkiye’de şeriat kanunlarının olduğunu, çocuklarımı bırakıp kaçtığımı öğrenirlerse hapse atacaklarını söyledi. Birçok kişi bunun doğru olmadığını söyledi ama yine de korkuyorum.” Savaşın gerçek yüzü ve 8 Mart Ayşe, “özgürlük getirildiği” söylenen ülkesindeki evini bile hatırlamıyor. Hatice’nin “özgürlük götürülen” köyünde sebze yetiştirdiği tarlalar şimdi belki İsrail tankları tarafından ezilmiş, belki de cihatçıların işgali altında. ABD’nin ve İsrail’in bölgede kadınlara özgürlük getireceğine uzak coğrafyaların insanları inanabilir. Sıklıkla kullanılan deyimle hafıza-i beşer nisyan ile malüldür; ancak dimağ-ı beşer gördüğünü idrak edecek kabiliyete de sahiptir. Türkiye’de kadınlar gördüklerini idrak edecek kabiliyettedir. ABD ve İsrail saldırılarının sonuçlarını Suriyeli ve Iraklı kadınlarla birlikte yaşayarak görüyoruz. Emperyalizmin neden olduğu yoksulluk ve çaresizlik kentlerimizin yoksul mahallelerinde, sokaklarımızda, hastane koridorlarında, apartmanlarımızın bodrum katlarında yaşıyor. Ve Türkiye’de kadınlar, gördüklerinin hesabını soracak kabiliyettedir. Hatice’nin, Ayşe’nin ve savaşın kurbanı olan onlarca kadının hesabı için; sömürülen bütün emekçi kadınlar için 8 Mart’ta sermayenin karşısına hesap sormaya gideceğiz.