Tarihte ataerkil aile ve mülkiyet olgularının ortaya çıkmasıyla başlayan, bugün kitle kültürü endüstrisi tarafından yönlendirilen, kadının metalaştırılmasına dayalı bir güzellik algısı var. Hitchcock’un kadın karakterlerinde gördüğümüz, Fellini’nin meme ya da Tarantino’nun ayak fetişizminin sinemasal yansımalarında karşılaştığımız ‘erkek yönetmen egemenliği’ndeki metalaştırma sürecinin çok ötesinde bir şey bu: Kadınların sanki hipnoz altındaymış gibi yönlendirildiği güzellik standartlarıyla yaşıyoruz artık; kız çocuklarının prenses olmaya özendirildiği, prenses olabilmenin ilk koşulununsa ‘üvey anneden (çevredeki diğer tüm kadınlardan) daha güzel olmak’ olduğu, bunun için tıpkı ayağı cam ayakkabıya girebilsin diye topuğunu kesen ‘çirkin’ kızkardeş gibi kendini bir kalıba sokmaya zorlandığı, endüstriyel güzellik standartları... John Berger bunu Görme Biçimleri’nde şöyle ifade ediyordu: “Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak demektir. Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Ne var ki bu, kadının öz varlığının ikiye bölünmesi pahasına olmuştur. Kadın hiç durmadan kendisini seyretmek zorundadır. Hemen hemen her zaman kendi imgesiyle birlikte dolaşır. Bir odada yürürken ya da babasının ölüsünün başucunda ağlarken bile ister istemez kendisini yürürken ya da ağlarken görür. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendisini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.” (Çev: Yurdanur Salman, Metis, Yayınları, 1986) Bu standartların yeniden-üretimi Hollywood’un tekelinden çıkalı uzun bir süre oldu. Tüm görsel kültür alanları bunun için çalışıyor artık. Yine de, özellikle kadın özgürleşmesi ve bilinçlenmesi karşısında endüstri, arada bir “Kadınlar, kendinizi zorlamayın, her halinizle güzelsiniz!” temalı filmler yapma ihtiyacı hissediyor. Geçen hafta gösterime giren Shell: Güzellik Merkezi de (2024) bu tür yapımlardan biri. *** Film, Samantha adlı bir oyuncunun Hollywood standartlarına uygun fiziksel özelliklere kavuşabilmek için yaptırdığı bir ‘tedavi’yi ve sonuçlarını anlatıyor. Oyuncu seçmelerinden sürekli eli boş dönen Samantha, Shell (deniz kabuğu) adlı bir kuruluşa başvurur. Burada kadınlara, kabuklu deniz canlılarından elde edilen bir serum verilir ve güçlü bir lazer tedavisi görürler. Bu tedavi sonunda kadınlar öncekinden daha genç ve ışıltılı görünmekte, tedaviye devam ettikleri sürece bu görünümü korumakta, ama bir süre sonra bedenleri korkunç biçimde kabuklanmaya başlamaktadır. ‘Ruhunu şeytana satma’ temasının bir çeşitlemesi olan filmde, ‘deri değiştirme’ -tıpkı yılanlar gibi- ve bu derilerin yenmesi üzerinden yapılan yamyamlık gösterisi gibi irkiltici unsurlar da var. Ama filmin ‘beden korkusu’na asıl vurgu yaptığı kısımlar, bedendeki kabuklardan kurtulma çabalarını izlediğimiz sahnelerdir. Bu sahneleri izlerken, tarihin önemli kadın figürlerinden İskenderiyeli Hypatia’yla bir bağlantı kurulmasını beklediğimi itiraf edeyim. Yeni-Platoncu felsefenin temsilcisi ve İskenderiye Kütüphanesi’nin son yöneticisi olan matematikçi Hypatia, 415’te İskenderiye Başpiskoposu Cyril tarafından kafir ilan edilmiş, deniz kabuklarıyla etleri kemiklerinden sıyrılarak öldürülmüştü. Benimki, hani mesela Hypatia’yı kafirliğinden arındırmak isteyen yobazlarla Samantha’yı yağlarından ve ‘kadınsı olmayan yönler’inden arındırmak isteyen Shell kozmetikçileri arasında bir paralelliğin gösterileceği gibi safdilce bir beklentiydi, boş çıktı. Gerçi filmde Samantha yaptığının yanlış olduğunu fark ediyor, Shell kurucu ve yöneticileri de ıstakoza dönüşen bir kurban tarafından öldürülüyor, ama bunların hiçbiri bizi İskenderiye Kütüphanesi’nin merdivenlerine kadar bile götüremiyor... Sonuçta film, hiç de inandırıcı olmayan bir “Hanımlar, hanımlar! Böyle tuhaf şeyler yapmanıza gerek yok, sizi kusurlarınızla kabul ediyor, her halinizle seviyoruz!” söylemi üreterek mutlu sona ulaşıyor. “Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler.” diyor John Berger, kadının kitle kültürü endüstrisi tarafından nesneleştirilmesini çözümlerken: “Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye -özellikle görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.” Bunu biz yapıyoruz: Erkek yazıyor (Jack Stanley), erkek yönetiyor (Max Minghella), olay örgüsünü erkekler biçimlendiriyor (Shell’in kurucusu da, doktorları da erkek),. Tıpkı deniz kabuğunu biçimlendiren sarmal gibi, tuhaf bir düzen...