Toplumda çok tanıdık ve aynı zamanda damgalayıcı bir iddia sürekli tekrarlanıyor: “Suç emekçiler arasında yaygındır.” Bu iddia o kadar baskın ki suçlamalar günlük hayatın akışına kapılıp yolunu buluyor. Medya, uçurumun kıyısındaki hayatlarda yaşanan suçları üçüncü sayfa haberi olarak sunuyor. Suç haberleri sınıfsal kodla yazılıyor: “varoşlar”, “işsizler”, “tehlikeliler.” Bu algı gündelik hayatın sıradan bir gerçeği haline geliyor. Varlıklı kesimler rezidanslarda, güvenlikli sitelerde yaşamayı ve kendilerini “tehlikeli sınıflardan” yani uçurumun kıyısındaki hayatlardan korumayı amaçlıyor. Metroda yolculuk eden bir beyaz yakalı yanına yoksul görünümlü biri oturduğunda refleks olarak çantasını önüne çekip korumaya alıyor. Medya, mekan, gündelik hayat, tüm bu deneyimler aynı ideolojik anlatının parçalarıdır: Yoksulluk yoksulların “suç”udur ve suç da yoksulların sorunudur. Öyle midir? O halde asıl soruyu soralım: Uçurumun kıyısına sürüklenen hayatlarda suç neden ortaya çıkar ve suçu üreten bu düzen değişmeden suç ortadan kalkar mı? Burjuva hukuk yaklaşımında suç bireyseldir. Suçun nedeni bireyin yanlış tercihleri, zayıf ahlakı ya da eğitimsizliğidir. Suç işleyen kişi topluma uyum sağlayamamış birey olarak görülür. Başka bir deyişle, bunlar “kaybeden”lerdir. Suçla mücadele için caydırıcılık ve ihbar mekanizmaları güçlendirilmeli, gözetim ve ceza sistemi ağırlaştırılmalıdır. İşçi sınıfının bilimi Marksizm ise, suçu sistem dışı bir sapma olarak değil, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı bir toplumsal olgu olarak ele alır. Hukuk, üreten işçi sınıfı ile üretilenlere el koyan sermaye sınıfı arasındaki ilişkide, esas olarak ikincisinin haklarını koruyacak biçimde işler. Kapitalizm muazzam bir meta üretimidir. Ve aynı zamanda işsizliği, güvencesizliği, yoksulluğu, çaresizliği ve suçu da üretir. Emekçiler arasında bu düzen tarafından umutsuz bırakılanlar bazen şiddete veya suça yönelir. İşçi sınıfı yavaşça açlıktan ölmek yerine hızlıca hukukun ellerinde öldürülmeyi yeğler. Bu, bireysel değil toplumsal nedenselliğin sonucudur. Bu, ahlaki değil yapısal bir sonuçtur. Ahlak konusunda ise şunu asla akıldan çıkarmayalım: Üreten, çalışan ve emeğiyle ayakta duran insanların ahlakı, çalışmadan geçinenlerinkinden katbekat daha üstündür. Kapitalizmde suç, yine suçu üretenler tarafından belirlenen kurallar çerçevesinde cezalandırılır. Hangi eylemin suç sayılacağı ve kimin cezalandırılacağı konusunda kararları sınıfsal mekanizmalar belirler. Vergi kaçıranlar, kartel kuranlar, borsada ve bankalarda ekonomik suçlara karışanlar aflarla korunurken, açlıktan marketten bir şey çalan emekçi “suç makinesi” olarak damgalanır. Bu nedenle suçun ortadan kaldırılmasının gerçek yolu başka bir düzeni kurmaktır. Bir kez daha söyleyelim: Bugün ülkemizde artan suç ve şiddet “bireysel ahlaki krizler” değildir. Söz konusu kriz, emekçi olarak üretimden dışlanan, insanca yaşama imkanlarını yitiren ve uçurumun kıyısına sürüklenen hayatların krizidir. Günümüzde geçici işler hızla yaygınlaşırken, gelir sürekliliği ortadan kalkıyor ve geçim baskısı sürekli artıyor. Emekçi kesimlerin çoğalan ve banka faizlerine giden borçlarını da görmeli. Kredi kartları, tüketici kredileri ve icra dosyaları gündelik hayatın parçası haline gelmiş durumda. Borcu çevirebilmek için ise zaman zaman kayıt dışı ya da yasa dışı yollara yöneliniyor. Sürekliliği olmayan gelir ile kesintisiz geçim baskısının birleştiği yerde insanların işlediği suçların toplamı burjuvazinin işlediği suçların toplamından az da olsa yine de suç. Suç uçurumun kıyısındaki hayatlar için bir sapmadan öte hayatta kalmanın acı bir yolu haline geliyor. Suçu emekçilerin bir sorunu olarak görmek sermayenin görünmezliği ile de pekişiyor. Sınıf içi gerilimler artarken asıl sorumlular ortada yok. Sermaye hiç olmadığı kadar görünmez. Akademik analizlerde, siyasal tahlillerde ve muhalefetin dilinde uçurumun kıyısındaki hayatlar görünür fakat bu hayatları uçuruma iten sermaye görünmezdir. Bu koşullarda emekçiler arasında suç varsa bunun sebebi yoksulluğu yöneten, emeği değersizleştiren ve çaresizliği cezalandıran bu düzendir. Son yıllarda, sol memleket insanından uzaklaştıkça, emekçileri suça eğilimli, kriminal olarak görme yönelimi ne yazık ki sola da bulaştı. Sınıf siyaseti zayıfladıkça, emekçiler de kriminalize edildi. Oysa suçla mücadele, uçurumun kıyısındaki hayatları yargılayan yaklaşımla değil, bu hayatları uçuruma iten düzene karşı verilen sınıf mücadelesiyle mümkündür. Sosyalist solun, altmışlı ve yetmişli yıllarda sokaktaki insan için nasıl umut olduğunu hatırlayalım. Sınıf siyasetinin güçlü olduğu bu yıllarda, emekçiler onurlu ve gururlu insanlar olarak tanımlanırdı. Bu yıllarda sol, uçurumun kıyısındaki hayatlara yukarıdan ya da uzaktan bakmamış, o hayatların içinden konuşmuştur. Sol, memleket insanını milliyetçi, gerici, cahil, suça eğilimli gibi kategorilere sıkıştırmamıştır. Memleket insanının kültürel/ideolojik belirlenimlerini yaratan süreçleri ve bunların nasıl dönüştürülebileceğini dert etmiştir. Bu ülkenin emekçilerini yazan Orhan Kemal şöyle der: “İçinde yaşadığımız toplum düzensizliği, insanlarımızı buralara kadar düşürürse asıl suçlu toplumdaki düzensizlik olsa bile, insanlarımız aslında iyidir, güçlüdür, kahramandır. Ey insanoğlu, kendi ellerinle bozduğun toplum düzenini gene sen, kendi ellerinle düzeltip kendini bu çıkmazdan kurtaracaksın.” Emek biziz. Uçurumun kıyısındakiler de “bizimkiler”dir. Koşullara bağlı olarak, bu kişiler en şaşırtıcı cesaret kadar en hazin korkaklığı da gösterebilirler. Çelişkiyle ve naiflikle dolu karakterlerdir. Ama onlar, bizimkilerdir. Uçurumdan yuvarlanmalarına müsaade etmeyeceğiz. Sosyalizm mücadelesi aynı zamanda bizimkilerle birlikte uçurumdan yuvarlanmama mücadelesidir.