Lağım II: New York’taki Siyon

Kriz anları çarpıcı, yıpratıcı ve sıra dışı anlardır. Bu anlarda bireyler, ülkeler, devletler, kurumlar; her türden özne görünüşlerinden sıyrılarak özlerini ortaya dökerler. Özü gizlemek için takılmış maskeler kaotik bir rüzgarın etkisiyle savrulur, uçar giderler. Geriye çıplak öz kalır. Örneğin kapitalizmin sistemik ve yapısal krizlerini düşünün. Kriz anında kurumsal, yasal ve siyasal her maskeyi, her şalı ve perdeyi bir kenara atarak gerçek sistemik özünü gözler önüne serer. Emek, insan, doğa, toplum düşmanı bu öz kendisini en çok kriz anlarında belli eder. Krizler bireyler ve siyasal aktörler için de test zamanıdır. Genel konsensüsle veya uzun mücadelelerin sonucunda kabul edilmiş ve genel kamusal iyiyi gerçekleştirmeye çalışan normlara, geleneklere, yazılı kurallara bağlılık kriz anlarında test edilir. Ancak bu test tekil öznelere ait gibi görünse de toplumsal ve genel bir testtir. Örneğin insani erdemlerin test edildiği en kritik anlardan biri savaş durumudur. Savaşta insanlar sadakat, empati, merhamet, cesaret türünden duygulara ne kadar sahip olduklarını test ederler. Fakat bu sadece onlar için bir test değildir, ait oldukları toplum için de bir testtir. Özne bireysel olarak bu testten başarısız olduğunda, ait olduğu toplum nasıl bir tavır takınacaktır? Öncelikle herhangi bir tavrı takınma ve bunu uygulama yetisine sahip bir toplum olduğunu varsayalım. Bu durumda gerçekten toplum nasıl bir tepki verecektir, bu çok önemlidir. Dahası korkaklık, merhameti olmayan bir gaddarlık, sadakatsizlik; tüm bunlar genellikle güçlüye yaranmak için sergilenen arazlardır çoğunlukla. Normların, adaletin, geleneklerin, sağduyunun ve rasyonalitenin güçsüzün, zayıf olanın, kendisini koruyamayacak olanın yanında olması beklenir. Ama ya değillerse? Eğer iki güç öbeği veya iki özne arasında bir çatışma var ise ve eğer çatışmayı güçlü olan her türden normu, ahlaki ve moral ilkeyi, yazılı kuralı hiçe sayarak başlatmışsa ve nihai amacı diğerini bütünüyle biat ettirerek bağımsız iradesini yok etmek ise bu kuşkusuz bir krizdir. Bu türden bir krizde sadece saldıranın ahlakı ve eylemleri yargılanmaz, onun da üye olduğu geniş toplumun bu saldırganlık karşısında ne türden tepki verdiği önemli hale gelir. Bu tepki de o toplumun ahlaki olarak yargılanıp mahkum edilip edilemeyeceğini gösterir. Bu tepki saldırganlığın olumlanması ya da yerilmesi ve suçlu bulunması almaşıkları arasındaki bir seçimdir. Seçim yapmamanın kendisi de güçlüye destek vermek anlamına gelecektir. Tepkilerin en gayrı ahlakisi tarafsızlık olur. Bu türden bir durumda tarafsız kalmak ya bilinçsiz bir aptallık ya da bilinçli bir alçaklık anlamına gelir. Bugün İran Amerikan emperyalizmi ile İsrail’in Siyonist faşizminin birleşik saldırısı altındadır. İranlılar tedrici bir şekilde katledilmektedirler. Kuşku yok bu bir kriz anıdır. Ve her kriz anı gibi herkesin, her devletin, her kurumun, her siyasi öznenin, her bireyin bu kriz anındaki duruşuyla test edildiği, insanlık, ahlak, moralite, merhamet, sadakat ve empati testinden geçtiği bir andır. Bu an kısa bir an da değildir, geriye doğru Gazze Soykırımına kadar uzatılabilecek bir zamansal boyuta sahiptir. Peki tüm vurgulanan boyutlarda kim nasıl bir test vermektedir? Bu gelecek haftanın konusu. Önce dünyanın en büyük emperyalist ülkesinin damarlarına sinmiş Siyonist İsrail partisinin ne kadar etkili ve büyük olduğuna bir bakalım. Bu konuda yazılmış önemli araştırmalar var. Bunlardan biri Marksist sosyal bilimci James Petras’ın 2006 tarihli The Power of Israel in the United States (Birleşik Devletler’de İsrail’in Gücü) başlıklı kitap. 1 Kitap açık bir şekilde Irak’ın 2003 yılında işgalini tertip edenin ve işgale meşru zemin kazandırmak için uydurulan “kitle imha silahları” yalanını inşa edenin kökleri derinlere giden İsrail yanlısı siyasi lobi olduğunu belirtmektedir. Kitap daha başlarken 1996 yılında, bir grup NeoCon siyonistin (içlerinde ünlü “Karanlık Prens” Richard Perle, Douglas Feith, Charles Faribanks Jr’un da olduğu oldukça “seçkin” isimlerden oluşan bir grup) o vakit iktidarda olan Benjamin Netanyahu için hazırladıkları “ A Clean Break: A New Strategy for Securing the Realm ” başlıklı strateji belgesine dikkat çekiyor. Biz de biraz bu belgeye bakalım. Belge 1996 tarihli ve belgede açıkça Netanyahu hükümetinin yeni stratejisini oluşturmak için yazıldığı beyan ediliyor. 2 Belge neden ABD’de ve ABD vatandaşları tarafından yazıldı? Bu ve diğer belgeler Netanyahu Siyonizminin iktidara gelirken tüm Orta Doğu için sıralı bir hedefler listesine sahip olduğunu belgelemektedir. Irak, ardından Suriye ve Lübnan, ve en son da ise İran (Amerikan emperyalizmi de sanki bir listeye sahipmiş gibi hareket ediyor). Bu sıralamanın takip edildiğine şahit olduk değil mi? Anlaşılan ortada olan bir grand strateji. Belge ilginç. Öncelikle uzun süreli İşçi Partisi iktidarları suçlanıyor belgede. Belgeye göre onların sosyalizmi (ne ölçüde bir sosyalizm ise?) İsrail’in ulusal çıkarlarını uluslararası normlara bağlayarak (gerçekten bağladı mı?) İsrail’in elini kolunu budamıştır. Yeni Strateji bu kısıtları aşacaktır (sokak diliyle artık uluslararası kurum ve kuralları takmayacağız demektedir, bugün yapılan da budur). Belge öncelikle temel amacın İsrail için güvenli bir yaşam alanı oluşturmak olduğunu teyit ediyor (Nazilerden öğrendiler herhalde, İsrail’in Lebensraum ’u). Belgenin yayınlanmasından bu yana geçen zaman bunun bölgedeki rahatsızlık çıkaran rejimleri düşürme ve onları uyumlu rejimlerle değiştirme anlamına geldiğini kanıtlamaktadır. İnanmayan Suriye’ye ve Irak’a baksın. Belge bazı politika hedeflerini daha baştan tanımlamaktadır. Bunlardan birincisi ilginç; bölgede İsrail’in güvenliğinin arttırılması için Ürdün ve Türkiye ile işbirliğinin geliştirilmesi gerektiğinin altı çizilmiştir. Belgeyi kaleme alanlar Türkiye’ye güveniyorlarmış demek ki. İkinci olarak Filistinlerin anlaşmalarla garanti altına alınmış yaşam alanlarına (Batı Şeria ve Gazze) sızma ve yok etme taktiğinin kullanılmasının ve eğer Arafat ve FKÖ işbirliğine gitmez ise Filistinlerin içinde alternatif bir siyasi öznenin güçlendirilmesinin (Arafat ve FKÖ’nün hegemonyasını kırmak için) önemli olduğu vurgulanmış. İnsanın aklına hemen Hamas geliyor değil mi? Sahi Hamas’ı kim yarattı? Üçüncü olarak da ABD ile ilişkilerin şeklinin ve içeriğinin değiştirilmesi ve yeni ilişki tarzının Batılı değerler üzerinden kurulmasının zorunluluğuna dikkat çekilmiştir. ABD’yi işe koşarken “demokrasi”, “baskı”, “terör” kavramlarından oluşan bir palavra sepeti gerekir denmiş kısaca. Şimdi İran’a saldırırken sürekli Mollarşi’nin demokratik olmayan yapısına, kadınların esaretine, rejimin baskıcılığına vurguyu kullanmaları belgenin çizdiği patikada yürüdüklerini göstermektedir. Belgedeki son ilginç noktayı da vurgulayarak belgeyi aktarmayı bitirelim. Hedefler listesinde ilk hedef Irak idi. Irak’ta işgal sonrası için bir monarşi temenni edilmiş belgede. Baas ve Saddam rejimi devrildiğinde yerine Haşimi sülalesinden bir monark getirilmesi salık verilmiş. Malum Haşimiler Iraklı devrimcilerin devirdikleri sülaleydi, hala Ürdün’ü yönetmektedirler. Belgeyi yazanlar batılı değerler ve demokrasi jargonu ile monarşi planı arasındaki görünüşteki uyumsuzluğu dikkate alamamışlar anlaşılan. Günümüz açısından ilginç olan ise, Trump bu olasılığı reddetse de, saldırıyı planlayan ekibin bir bölümünün (özellikle de İsrail kanadının) devrik şahın şimdi ortalara dökülen oğlunun, sıradaki Pehlevi’nin iktidarı devralmasını öngören planı desteklemesidir. Mollarşiyi kovup monarşiyi getirmek; alın size demokrasi mücadelesi. Şimdi sözü Petras’a bırakalım. Petras Irak’ı işgal planının ve “kitle imha silahı” yalanlarının ne CIA ne de MOSSAD tarafından kabul görmediğini belirtmektedir. Kısacası zekası kıt oğul Bush’un çevresindeki çete (Rumsfeld, Cheney ve diğer zerzevat) istihbarat örgütlerini ve hatta parlamentonun olurunu ve denetimini es geçip bir yalan attılar ve bu yalanı kullanarak bir ülkeyi imha ettiler. Netanyahu da kendi istihbarat örgütüne güvenmemiş gibi görünüyor, MOSSAD anlaşılan Irak’ın elinde kitle imha silahı olmadığını biliyormuş. Hatta MOSSAD’a göre Irak İsrail için ciddi bir tehdit bile değilmiş, şimdi belgelerde ortaya çıkıyor. Neredeyse aynı senaryo İran için de uyduruldu. İran’ın bir nükleer silaha bugün, bilemedin yarın, o da olmazsa en geç öbür gün sahip olacağı yalanı günlerdir tekrar ediliyor. Aksi yöndeki tüm uzman görüşleri, yani İran’ın bahsi geçen hedeften (bir nükleer silaha sahip olma hedefinden) çok uzak olduğuna dair tüm uzman görüşleri yok sayılmaktadır. Dahası İran konuyu görüşmek üzere masaya geldiğinde ve oturduğunda başlatıldı saldırı. Masaya çağırdılar, oyaladılar, masadayken saldırdılar. Dünya test ediliyor gerçekten. Irak’a uygulanan tarifenin benzerinin İran’a da uygulandığı görülmektedir. Kısacası bu uzun vadeli bir plan gibi görünmektedir. Bu haftayı bitirirken İsrail’in Amerikan emperyalizmi nezdinde sahip olduğu gücün nereden geldiğine dair birkaç belirleme yapalım. Ancak önce Petras’ın İsrail devletinin varoluşuyla ilgili sorusunu biz de tekrarlayalım. İsrail nasıl finanse ediliyor? Doğru ya, çok gelişkin bir ekonomik altyapısı yok, güçlü ve kendine yeter bir üretim altyapısı yok. Aslında varoluşu bir tür gerçek dışılık gibi görünüyor ama var; dahası bölgede agresif ve invazif bir kanser gibi var olmaya devam ediyor. Peki ama nasıl var olmaya devam ediyor? Başka bir soru da soralım. ABD’deki İsrail lobisi ne zaman tayin edici hale geldi? 1956’da Nasır Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğinde İsrail, Fransa ve İngiltere üçlü askeri operasyon başlattılar. Fransa ve İngiltere Akdeniz’de Mısır limanlarını bombalarken İsrail ordusu da Sina Yarımadası’nı işgal etti. Hem ABD hem de Sovyetler Birliği nerdeyse eş anlı nota verdiler. Hruşov’un notasının tonu pek sertti; nükleer silah kullanma tehdidi bile vardı içinde. Eisenhower’ın notası ise daha mutedil, daha ılımlı bir dile sahipti. Uluslararası hukuk normları hatırlatıldı ve saldırganların geri çekilmesi istendi ABD notasında. İngiltere ve Fransa operasyonu hemen sonlandırırken İsrail ordusu Sina’da bir yıl kaldı, sonra çekildi. Galiba bu tarihsel an İsrail ile ABD ilişkilerinde bir kırılma noktasıydı. Bu andan sonra ABD’deki İsrail Lobisi başkan da dahil çevresindeki efradı ve en yüksek siyasi yönetim düzeyini kontrol etmenin önemini kavradı galiba. Bundan sonra İsrail ile ABD ilişkileri daha yakın ve daha sıcak hale geldi. Amerikan emperyalizmi İsrail’in bölgedeki potansiyel rolünü çabuk kavradı; istikrarsızlaştırıcılık. Bölge radikal Arap rejimlerinin sayısının arttığı bir çatışma alanına dönüşürken Amerikan emperyalizmi bir tür koçbaşı rolünü İsrail’e teslim etti. Üstelik emperyalizmin tarihinde bu yeni bir olgu da değildi. İngiliz emperyalizmi çok uzun bir süre bu türden koçbaşlarını maharetle kullanmıştı. İspanya’ya karşı Portekiz, Fransa ve Hollanda’ya karşı Belçika. Ama yine de modern emperyalizmin koçbaşı algısı biraz farklı idi. Nasirist rejim, Baas rejimleri ve bu rejimlerin Sovyetler Birliği’ni (biraz da zorla) bölgeye müdahil hale getirmeleri Soğuk Savaş ortamında İsrail’i daha da vazgeçilmez kıldı. Bu vazgeçilmezliği ABD’deki İsrail Lobisi çok iyi kullandı. Bu lobiyi kuranların ve İsrail politikasında zamanla öne çıkanların önemli bir bölümü Rusya ya da Doğu Avrupa yahudisi idi. İsrail ve ABD’deki yahudi cemaati arasındaki ilişkiler de bundan sonra güçlenmeye başladı. Rusya/Doğu Avrupa bağlantısı beraberinde yüksek düzeyde anti-Sovyetizmi getirdi. Soğuk Savaş ideolojisini belirli bir noktadan sonra şekillendiren en önemli unsurlardan biri İsrail Lobisi oldu. Bu ilişki sadece siyasi ve askeri değildi, aynı zamanda ekonomik bir ilişkiydi. İsrail’in ekonomik altyapısının zaaflarını hem resmi hem de gayri resmi kanallardan akan ABD menşeili sermaye kapatıyordu. Köle-efendi diyalektiği bağlamında başta pasif bir köle durumunda olan İsrail idi. Ancak peşkeşe savaşlardan galip çıkan ve gerçekten bölgedeki radikal, anti-Amerikan rejimleri istikrarsızlaştıran İsrail ve onun ABD’deki uzantısı giderek kontrolü ele aldı. Amerikan emperyalizminin bölgedeki varoluşunu bütünüyle İsrail’e endekslemesi İsrail Siyonizminin ve onu organik uzantısı olarak ABD’deki Siyonizmin elini güçlendirdi. Köle artık efendinin varoluşunun şartı haline gelmişti ve kendisi efendi olmuştu. Bir süre sonra ABD’nin Orta Doğu ve hatta Soğuk Savaş politikasını İsrail’in ABD'li uzantıları belirlemeye başladılar. Bu süreçte Siyonizmin pek çok şeye karşı olmanın yanında sosyalizme de düşman ve karşı olduğu apaçık ortaya çıktı. Henry Kissinger’dan, Zbigniew Brezinski’ye, Madeline Albright’tan Anthony Blinken’a bir sürü Doğu Avrupa veya Alman yahudisi bakanlık yaptı ve daha bir dolusu da önemli görevler üstlendiler. Bunlardan daha da önemlisi özelikle savunma ve istihbarat örgütlerinde pek çok İsrail yanlısı kişinin önemli görevlerde bulunmuş olmasıydı. 3 Esas güç finans, medya ve savunma sektörlerindeki İsrail yanlısı oluşumun elindedir. Bu oluşumun gücü zaman içinde arttı çünkü Petras’ın da teşhis ettiği gibi bu İsrail yanlısı oligarşi ABD’den İsrail’e akan sermayenin önemli bir bölümüne el koymaktadır. Bu oluşum aynı zamanda Filistinlilerin el konulan topraklarına yahudi yerleşimcilerin iskanını da ekonomik olarak destekleyen oluşumdur. Bu oluşumun kendisi yıllardır Netanyahu faşizminin en büyük destekçisidir. Bibi henüz kimsenin tanımadığı bir meczup iken bu network onu önce ABD’deki güç odaklarına tanıtmıştır. Bu oluşum şimdi İran’ı bombalayan Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizminin ortak paydasıdır. Trump’ın nezdinde verimli bir maşa da bulmuş gibi görünmektedir. Devamı haftaya… 1 James Petras, 2006, The Power of Israel in the United States, Fernwood Books 2 https://web.archive.org/web/20140125123844/http://www.iasps.org/strat1.htm 3 Petras çarpıcı bir hikaye anlatıyor. Jonathan Pollard Soğuk Savaş döneminde Pentagon’da çalışmakta ve İsrail lehine ajanlık yapmaktaydı. Gizli pek çok belge ve bilgiyi İsrail’e aktardığı kanıtlandı. 1986’da yargılandı ve mahkum edildi. Ancak İsrail Lobisi pek cevvaldi, yoğun bir uğraşı sonunda Clinton yönetimini Pollard’dan resmen özür dilemeye zorunlu kıldı.