Başımızı başka bir yöne çevirmenin güç olduğu günler yaşıyoruz. Kuzeyimizdeki savaş, güneyimizdeki savaş derken, çelik ve ateş doğumuzu da sardı. Savaş bekleniyordu ama ikinci haftanın sonunda gelinen noktada beklenmeyen pek çok gelişme yaşandı. Belki de daha doğru ifade umulan, arzu edilen ama beklenmeyen olmalı. İran direniyor. Direniyor demek yeterli de değil. İran emperyalist saldırıya karşılık veriyor. Üçüncü haftasına giren savaş, geçen yıl izlediğimizin bir tür fragman olduğunu gösteriyor. İran savaşma yeteneğinin ipuçlarını geçen yıl 12 gün savaşında vermişti. O savaşta İsrail ve ABD’nin ağır bombardımanına rağmen karşılık verme kapasitesini koruyabileceğini, dünyanın en gelişmiş hava savunma sistemlerini aşabileceğini göstermişti. ABD’nin donanma ve hava gücünün neredeyse yüzde 40’ı bölgede. Buna bir de kitlesel kırımın rakipsiz ismi İsrail’i eklemek gerekir. Büyük bir kuvvet. Hiç kimsenin pek de yüklenmediler aslında diyebileceği bir durumda değiliz. Yüklendiler, yükleniyorlar. Elbette kesin yargılar için erken. Yine de savaşın şimdiden ABD/İsrail çetesinin, daha doğru bir deyişle Epstein Teali Cemiyeti’nin ağzında acı bir tat bıraktığını söylemek mümkün. Savaşa gurur ve önyargıyla yaklaşan ikilinin işi zor. Epsteingiller 47 yıldır hedefledikleri savaşı nihayet çıkarttılar. Irak veya Libya gibi kolay bir zaferden emindiler. İran’ı, özellikle de İranlıları hafife aldılar. Şimdilik ağızları burunları dağıldı diyemesek de en azından birkaç dişlerini kaybettiler. Güçlerin pek denk olmadığı savaşlarda genellikle kuvvetli görünen tarafın bir yıpratma savaşını tercih ettiği söylenir. Kaynakları daha geniş olan savaşın uzamasından korkmaz. İşi hemen bitiremezse zamana yayar ve zayıf olan tarafın tükenmesini bekler. Bunun somut örneği Rusya-Ukrayna savaşı. Dört yıl önce Ukrayna’da rejimi değiştirmeye yönelik bir ani baskın deneyen Moskova, bunda başarılı olamayınca yıpratma savaşına girişti. Henüz kazanmadı ama kazanmaya çok yakın. ABD/İsrail çetesi de İran’ı kısa sürede ezme, halkını terörize etme ve teslim olmaya zorlama hesabıyla saldırdılar. Başaramadılar. Savaş uzadı, uzuyor. Ancak İran’ın bundan çekindiğine dair fazla bir emare görmüyoruz. Tahran savaşı hem uzatıyor hem de genişletiyor. Körfez’in ötesinde Lübnan ve Irak şimdiden bir cephe haline geldi. Yemen ve özellikle Bab-ül Mendep’in de kervana katılması an meselesi. Yalnız genişletme kavramı salt coğrafi anlam ifade etmiyor. İran savaşın etki alanını uluslararası ticarete ve ekonomiye de yaymış bulunuyor. Bunun akıllıca bir tercih olduğu açık. İran’ın yere serilip yağmalanması hayaliyle Trump’ın savaş açmasını destekleyen uluslararası sermaye şimdi sonuçlardan şikayetçi. Bu arada ABD’nin çok fazla vakti yok. Trump ve çetesine Kasım ayındaki ara seçimler öncesinde salt söylemden ibaret olmayan bir zafer gerekli. ABD ve başındaki psikopat elbette bir aşamada “Hamaney’i öldürdük, İran’ı yerle bir ettik, kazandık” diyebilir. Seçmeninin bir kısmını buna ikna da edebilir. Ancak ABD askerlerinin cesetlerini, tahrip edilen üslerini ve akaryakıt fiyatlarında iki hafta içinde yaşanan yüzde 18’lik artışı gizleyemez. Unutmayalım ki, Trump’ın seçilirken oylarının büyük bölümünü aldığı yoksul Amerikalılara iki ana vaadi bulunuyordu. Birincisi çocuklarını denizaşırı topraklarda öldürtmemek, ikincisi ucuzluk. Savaşın en önemli cephelerinden biri haline gelen Hürmüz Boğazı konusu yıllardır konuşuluyor. Açıkçası İran’ın Hürmüz Boğazı'nı tümüyle kapatmasının en çok kendisine zarar vereceğini, bu yüzden de bir tür son çare olacağını düşünenlerdendim. Yanıldım. İran’ı yönetenler benden çok daha incelikli düşünerek Hürmüz’ü kapatmak yerine bir tür filtre sistemi uygulama yoluna gittiler. Burada uluslararası hukuk bakımından hiçbir sorun olmadığının altını çizelim. Tahran egemenlik hakkını kullanıyor. Hiçbir gerekçe yokken saldırıya uğramış bir ülke olarak buna sonuna kadar hakkı var. Batılı ve kendisini Batılı sanan yerli yersiz uzmanların iddialarının aksine Hürmüz’ü açık tutmak için buralara donanma göndermenin hiçbir hukuki temeli yok. Trump’ın önceki gün yaptığı açıklama hem İran’ın doğru yere vurduğunu hem de “Tarzan’ın zor durumda” olduğunu ortaya koyuyor. Portakal renkli psikopat, Çin dahil bir çok ülkeyi Hürmüz’ü açık tutmak için donanmalarını göndermeye çağırdı. Daha üç-dört gün önce “kimsenin yardımına ihtiyacımız yok, dünyanın en güçlü donanmasına sahibiz” diyen cüdamın şimdi “komşular yetişin, imdat!” çağrısı yapması pek güzel. ABD’de Hürmüz Boğazı’nı geçecek gemilere donanmanın eşlik etmesinin tartışıldığını biliyoruz. Trump’ın cahil ve beyinsiz bir adam olduğunu da. Muhtemelen birkaç gün önce şöyle bir senaryo yaşandı: ABD enerji tekellerinin maaşlı memuru konumundaki Enerji Bakanı Trump’a “Başkanım, başkanım, donanmayı Hürmüz’e gönderelim de petrol tankerlerini korusun” dedi. Trump da “Muazzam bir fikir!” yanıtını verdi. Enerji Bakanı da bunun üzerine sosyal medyadan savaş gemilerinin Hürmüz’e hareket ettiğini yazdı. Olayı büyük olasılıkla sosyal medyadan öğrenen Pentagon’da ise kalp çırpıntıları yaşandı ve şapkasını kapan rütbeli Beyaz Saray’a koştu. O sırada hamburgerini kemiren Trump’a böyle bir şeyin yapılamayacağını, zira Hürmüz’ün donanma yığmaya müsait bir su yolu olmadığını, üç tanker geçecek diye bilmem kaç yüz milyon dolarlık savaş gemilerinin tehlikeye atılamayacağını anlattılar. Donald avanağı da son lokmasını çiğnemeden yuttuktan sonra “Haaaa, o zaman eşlik etmesinler” dedi. Enerji Bakanı Wright’ın ofsayt golü VAR’dan döndü ve sosyal medyadan paylaştığı mesaj silindi. Wright daha sonra zevahiri kurtarmaya yönelik bir açıklama da yaptı ve “donanma şimdi müsait değilmiş ama pek yakında inşallah” mealinde bir şeyler geveledi. Emperyalizmi çok mu küçümsüyorum? Hayır. Ancak bu anekdot İran’ın şu ana kadar sergilediği direncin rastlantısal olmadığını gösteriyor. İran kısıtlı olanaklarını akıl süzgecinden geçirerek kullanıyor. ABD ise daha önce başka örneklerde gördüğümüz kibrine şimdi tarihinin en yeteneksiz yönetici kadrosunu da eklediği için bocalıyor. Bu arada şunu da anımsatalım. Savaşı uluslararası sermayenin penceresinden izlemeye zorlandığımız için kimi önemli gelişmeler gözden kaçıyor. ABD, Körfez ülkelerinde bulunan İran’ın düzenli ve gayet isabetle vurduğu bir dizi üssü boşalttı. Sosyal medyaya ve basına tek tük yansıyan görüntülerde, pılını pırtısını toplamış ABD askerlerinin nakliye uçaklarına doluşarak üsleri terk ettiklerini gördük. Şimdi lütfen hayal edin. Bu görüntülerin tam tersi yaşansaydı, yani İran askerlerinin -uyduruyorum- Lübnan’dan, Suriye’den, Irak’tan, Yemen’den ayrıldıkları görüntüler yayınlansaydı ne olurdu? Bebece’si, Doyçevellesi, Çevşin’i, Mevşin’i “kaçıyorlar, tırstılar, bozgun, ağır yenilgi” gibi başlıklarla ekranları inletirlerdi. Savaşı nasıl çarpık bir mercekten izleyebildiğimizin en güzel göstergesi bu işte. Saldırının başlangıcından beri ABD/İsrail çetesinin savaş hedeflerinin sürekli değişmesi de değişik şekillerde yorumlanıyor. En çok da emperyalist cephede yaşanan bu bocalamanın hedefin belirsizliğinden, planlama yetersizliğinden kaynaklandığı yorumuna rastlıyoruz. Bir de, ABD ve Batı’nın sonsuz gücüne iman edenler var. Bu kaotik görüntünün, plansızlığın dahi aslında planlı olduğuna bizi ikna etmeye çalışıyorlar. Karşımızda sanki ilahi ve yanılmayan bir güç var. O yorumların asıl mesajı, “direnme, boyun eğ”den ibaret aslında. Hiç dikkate almıyorum. Size de tavsiye ederim. Ne İsrail, ne de ABD’nin öyle bir niteliği yok. Başka güçlerden en önemli farkları, temsil ettikleri sermaye toplamı sebebiyle hata yaptıklarında şimdilik varlıklarının tehlikeye girmiyor olması. İtiraf edelim ki, savaşın şu ana kadar ki gidişatı bizim mahalleyi heyecanlandırıyor. Bu da doğal. Anti-emperyalist olmamak kendine insan diyen hiç kimse için bir seçenek değil. Yalnız bir ayağı frende tutmak şart. Araç kullananlar bilirler. Motor freni diye bir şey var. Bizim bu denklemde ihtiyaç duyduğumuz şey ise akıl freni. İran kazanabilir. ABD, İsrail, emperyalizm durdurulabilir, geriletilebilir. İran’ın en büyük zaferi ayakta kalmak olacaktır. ABD, İsrail ve kuyruğundakiler denemekten vazgeçmeyeceklerdir. O yüzden İran’ın kaybetmemesi durumunda iki tuzaktan uzak durmak gerekir. Birincisi bir tür zafer sarhoşluğuna kapılmaktır. Emperyalizmle savaş tek cephede kazanılamaz. Nihai mücadele dünyanın her tarafında sermaye düzenine karşı verilecektir. O mücadele sadece ABD veya Fransa’da değil, İran’da da devam edecektir. Bunu unutmak ikinci tuzaktır. *Jane Austen’in romanı. Gurur ve Önyargı