Bir soruyla başlayalım: İsrail’in soykırım politikalarını aklamaya çalışan birine solcu diyebilir miyiz? Cevap bizim için öyle olmasa da; ülkemizdeki muhalif akademisyenlerin büyük bölümü de dahil olmak üzere, Avrupa solunun geniş kesimleri için ne yazık ki 'evet'. Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Jürgen Habermas’tan bahsediyoruz. Ve dolayısıyla da Frankfurt Okulu'ndan. Çünkü Habermas, Okul’un T. Adorno ve M. Horkheimer ’ın ardından gelen ikinci kuşak akademisyenlerinin en önemli isimlerinden biri olarak görülüyordu. Görünüşte Marksizm’e katkı sağlamak amacıyla kurulduğu ileri sürülen Frankfurt Okulu’nun, günün sonunda İsrail yanlısı teoriler üreten entelektüeller çıkarmaya başlaması ise kesinlikle bir tesadüf değil. Batı Marksizminin 'hatası' Habermas’ın sözünü ettiğimiz açıklaması, Kasım 2023 tarihli. Goethe Üniversitesi’nde görev alan üç akademisyenle birlikte, bildiri şeklinde yayınladıkları fikirlerinin özünü; İsrail’in Gazze’ye dönük katliamlarına tepki gösteren kitlelere, "bunun bir soykırım olmadığını dikte etmek" olarak özetleyebiliriz. Yani Jürgen Habermas’a göre İsrail eleştirilebilir bir politika izliyor olsa da, meşru gerekçelere sahip olmasından ötürü buna soykırım denmemesi gerekiyor. İnternette Türkçe çevirilerine de kolayca ulaşılabilen bildiriden kısa bir alıntı da yapalım: “Filistin halkının kaderine ilişkin tüm kaygılara rağmen, İsrail’in eylemlerine soykırımcı niyetler atfedildiğinde bu değerlendirmeler ve yargı standartları, tamamen şaşmaktadır.” Habermas’ın kitlelerin hareketlenmesine ve İsrail’e karşı yükselen öfkesine yönelttiği bu eleştirinin teorik köklerinin, çok daha gerilere uzandığını belirterek devam edebiliriz. Zira bu tür açıklamalar, Frankfurt Okulu'nun bugünkü takipçileri tarafından sıklıkla münferit birer sapma yahut kişisel birer hata olarak adlandırılabiliyor. Oysa karşımızdaki tabloya sınıfsal bir perspektifle bakıldığında bu tür “hataların”, Okul’un teorik yöneliminin doğal bir sonucu olarak ortaya çıktığı da kolayca görülebiliyor. Frankfurt Okulu'nun ‘geliştiricisi’ olarak Habermas Jürgen Habermas'ın; Frankfurt Okulu’nun kendisinden önceki kuşağına, yani Adorno ve Horkheimer'a dönük geliştirdiği en köklü eleştiri, onların pratikten kopuk birer teorik üreti içinde sıkışmış olmaları yönündeydi. Hocalarının Aydınlanma'yı ve Batı modernitesini toptan reddeden karanlık tablolarına itiraz etti ve pratiğin ne olacağını söylemeyen teorilerin mutlaka eksik kalacağını savundu. Kendisinin pratiğe ve bahsettiği projeyi tamamlamaya dair sol kamuoyuna sunduğu şey ise “iletişim” oldu. Evet; kuruluş anından itibaren Marksizm’e ve sosyalist sola katkı yapmak için teoriler ürettiğini ileri süren kurumun en önemli temsilcilerinden biri; kapitalizmle mücadele pratiği olarak üniversite, sivil toplum kuruluşları, medya hatta kafe gibi kamusal alanlarda, “iletişimsel eylem” yoluyla “rasyonel uzlaşı”yı öneriyordu. Siyasal örgütlenmeyi değil. Yani farklı görüşten kimselerin tarafsız bir kamusal alan bulup, yeterince konuştukları sürece hakikati bulabileceğini ve onu değiştirebileceğini öne sürüyordu. Elbette biz bugün görüyoruz ki, eşitlerin müzakeresi ancak güç ilişkilerinin eşit olduğu bir dünyada mümkündür. Ve emperyalizmin sivil halka balistik füzelerle saldırdığı, devletin şiddet tekelini elinde tuttuğu bir denklemde kitlelere "örgütlenmeyi bırakıp söylem üretmeyi" öğütlemek, ezenin şiddetini görünmez kılma girişiminden başka bir şey değildir. Ve yine biliyoruz ki Frankfurt Okulu, kuruluşundan itibaren tarihi sınıfsal değil; kültürel farklılıklar üzerinden okuyarak, emperyalizmi doğrudan bir hedef olarak karşısına almaktan sakınıyor. Altını çize çize söylemeye çalıştığımız şey şu: İsrail’e soykırımcı denmemesini ve "rasyonel sınırlar" içinde kalınmasını talep etmek için Jürgen Habermas’ın kapısının çalınması, hiç de şaşırtıcı değildir. Aksine Habermas’ın Siyonizmi savunması, ait olduğu ekolün teorik birikimi ve hattı göz önünde bulundurulduğunda, oldukça tutarlı bir sonuçtur. Tarihin ironisi Geçmişe dönüp baktığımızda tablonun son derece net olduğunu görüyoruz: Yıllardır İsrail’i eleştiren, yeri geldiğinde silahlı mücadele yürüten, yeri geldiğinde kitlesel protestolar örgütleyen emekçi halkın ve Leninist partilerin on yıllar önce öngördüğü her şey, bugün tüm acımasızlığıyla hayata geçmiş durumdadır. İsrail, arkasına ABD’yi ve Batı emperyalizmini alarak tüm dünyanın halklarını tehdit edecek şekilde fütursuz bir saldırganlık siyaseti uyguluyor. Tarihi belirleyen şey, egemenlerin sınıfsal çıkarı oluyor. Dolayısıyla, ne Habermas’ın İsrail savunusunu bireysel bir yaşlılık hatası, ne de Frankfurt Okulu'nun teorik çizgisini iyi niyetli bir çaba olarak görmekten işçi sınıfına bir fayda gelmeyecektir. Sınıfsal perspektifi reddeden hiçbir teorik üretimin, bugünü doğru biçimde anlamlandırmayı başarması da mümkün değildir. Emperyalizmin kayıtsız şartsız karşısında durmayan, sokağı ve fabrikayı terk edip devrimi bir fikir halinde entelektüel sohbetlere hapseden bir solu; tarih, eninde sonunda sağcıların ve sömürgecilerin yanına yazacaktır. Jürgen Habermas’ın başına gelen de budur. Yaşamları boyunca Marx’ın devrimci teorisini tahrip etmelerine rağmen kendilerini onun mirasçıları olarak sunan bir ekolün en büyük temsilcilerinden birinin, yine Marx’ın ölüm yıldönümünde yaşamını yitirmiş olması da tarihin ironik bir cilvesi olsa gerek. Fakat ölümünün üzerinden 143 sene geçmesine rağmen tarih Marx’ı hâlâ hatırlıyor ve o, işçi sınıfına ışık tutmaya devam ediyor. Habermas’ı savunan akademik çevrelerin onu unutması içinse, gözü dönmüş emperyalist saldırganlık altında birkaç gün daha geçirmeleri yeterli olacak gibi.