Mentor

2010’ların başında bir okurum mesaj atıp benle buluşmak istediklerini söyledi. Bir cafe’de otuzlu yaşlarda yirmi civarı insanla buluştum. Meğer bunlar o sırada hapiste olan generallerin çocuklarıymış. “AKP Neden Kazanır?” adlı kitabımın popüler olduğu günlerdi, beni televizyondaki programlarda izlemiş olmalıydılar. “Size nasıl yardım edebilirim ki?” diye sorduğumda: “Bizim tarafta olup AK Partililerin de fikirlerine saygı duyduğu nadir isimlerdensiniz. Belki arabuluculuk yaparak bu haksız durumun düzelmesine destek olursunuz” diye hayli problematik bir yanıt verdiler. Taraf sözcüğünün çağrışım evreninin zaten yeterince çalkantılı olduğu o dönemde ‘bizim taraf’ yepyeni bir kulvar açıyordu. Kudretli generallerin çocuklarının benim gibi sıradan birinden bile medet umacak kadar çaresiz kalmalarını hazmetmeye çalışırken, bir yandan da “Öteki tarafın işi gücü yok da beni dinleyecek” diye düşünüyordum. Zaten tüm bunlardan daha öncelikli bir konu vardı: “Size bir arabulucu gerekli değil” dedim. “Mentor gerekli.” Kutuplaşmanın sertleştiği ortamlarda arabulucuyu bulmak da, arabulucu olmak da imkansızlaşır. Bunca kontrast içinde hala “arada” kalan birine kim güvenebilir? Duvarları kalınlaştıkça yankısı artan odaların dışında durup her iki odaya nasıl ses verilir? Böyle açmazlarda arabulucular işlevini yitirir. Mentorun arabulucudan en büyük farkı arada olmaması. O bir yankı odasının içinde yaşayıp, hala karşı tarafın sesini duyabilen ve nasılsa tartısı da hala çalışabilen bir varlık. Mentor reise sadık. Hatta o kadar sadık ki, reisin en güvendiği kişi. Reis ne kadar büyük olursa olsun, mentordan büyük değil, aralarında ast üst ilişkisi yok, dost ilişkisi var. Mentor her zaman reisin menfaatine uygun sözler söyler ama bir dost olduğu için genellikle acı söyler. Reisi uçurarak uçmaya çalışan dalkavuk sürüleri mentoru sevmez, ellerinden gelse bir kaşık suda boğarlar. Her reis mentoru kadar güçlüdür. Reisle mentor arasındaki güven ilişkisi ne kadar derinse, o yapı o kadar sağlam sayılır. “Mentor”un üçüncü nesil falcılık, yogacılık terminolojisinden türeme uyduruk bir sözcük olduğunu sananlar olabilir. Gerçekte Mentor, Homeros destanlarında geçen bir kişinin adı. Bu öyle biri ki, Odysseus vatanını terk edip sefere çıktığında oğlunu ona emanet etmiş. O kadar kritik bir konumda ki, strateji ve zeka tanrıçası Athena bile inandırıcı olmak için Mentor’un görüntüsüne bürünüyor. Fenelon, Mentor’un bazen bunaltacak şekilde ısrarla önerilerini savunduğunu, buna rağmen hiçbir dalkavuğun ona diş geçiremediğini, Odysseus’un dostuna yüzde yüz güvendiğini anlatır. Odysseus’u Odysseus yapan dalkavuklara kulak asmaması, Mentor’u asla satmaması. General çocuklarıyla buluşmamdan on yıl, günümüzden çeyrek yüzyıl önce bir ajansta maaşlı çalışan bir personeldim. İktidarda DSP MHP ANAP koalisyonu vardı. Albaraka Türk ajans arıyormuş, benim çalıştığım yer de konkura girmiş. Albaraka devlet güvencesi altında olduğu için mevduat sahiplerine zarar yansıtması imkansız olan, yani faiz verdikleri apaçık ortada olduğu halde ‘faizsiz bankacılık’ yalanıyla hiç gocunmadan faaliyet gösteren yerlerden biriydi. Ajansın patronuna göre alan da satan da durumun farkındaydı, biz işimize bakmalıydık. Bizden önceki ajanslar yüzlerce doküman içeren kapsamlı sunumlar yapmışlar. Ben cebimden çıkardığım tek bir A4 kağıdını göstererek sunum yaptım. Kağıtta Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa resmi basılıydı. “Bu resmin dünyanın en ünlü tablosu olmasının nedeninin, ona yüzlerce yıl sonra yapılan bir yakıştırma olduğunu düşünüyorum” dedim. Tablo Avrupalıların Amerika’yı keşfettiği yıllarda yapılmıştı. Kadının gizemli gülümseyişi, asırlardır süren hastalık, kıtlık, baskı devrinin bitmesini ve bolluk refah çağının başlangıcını müjdeliyordu. “Şu an Türkiye’de fabrikalar arsa fiyatına satılıyor ve herkes üzüntü içinde. Bu üzgün ve çalışkan insanlar gülümsemeyi hakediyor. Size bunun reklamını yapacağım.” Sessizliğin ardından Albaraka ekibinden bir adam “Böyle bir kampanya kaça mal olur?” dedi. Bu adam ilk andan beri dikkatimi çekmişti çünkü ara yönetici olmasına rağmen el pençe divan sümsük bir tavırla durmuyor, patron olduğu söylenen Kemal Unakıtan’ı da aşan bir hakimiyet ve özgüvenle konuşuyordu. Milyon dolarlı bir sayı söyledim. Toplantı bitti. Mecidiyeköy’den Levent’e dönerken ajans patronunun telefonu çaldı. Arayan muhasebeciydi, ajans hesabına söylediğim kadar dolar yatırılmış. Dilimizi yutmuş gibi olduk. Ortada ne kampanya, ne slogan, ne konumlandırma, ne senaryo, hatta ne sözleşme, hiçbir şey yoktu. Sadece A4 kağıdına basılmış bir resim ve inanılmaz bir irade vardı. “Ahmet Ertürk'ü tanıyorum” dedim general çocuklarına. “Yıllar önce beraber çalışmıştık. Ona sorarım ve belki o sizin için AKP’ye mentorluk yapar.” AKP kurulunca Ahmet Ertürk, o dönemindeki en kritik pozisyonlardan birine, TMSF’nin başına getirilmişti. Ertürk birkaç yıl içinde Çiller döneminin kaotik finans mirasını çözdü. Doksanların kiri temizlenip işin ucu yeni palazlanan AKP zenginlerine uzanınca Ertürk görevinden alındı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül onu baş danışmanı yaptı. On yıldır aramadığım cep numarasını aradım, hemen açtı ve adımla hitap edip selamlaştı. Konuyu anlattım ve beni bir kez daha şaşırtarak “Sen yarın o arkadaşları ofisine çağır, ben de geleyim tanışalım” dedi. Ertesi gün çay içmeye uğramış eski bir dost gibi Cihangir’deki ofisime gelip general çocuklarıyla konuştu. Mağdur gençler dertlerini mükemmel biçimde anlattılar, Ertürk hepsini dikkatle dinledi. Bizim kendi dünyamızda tekrardan sıkıldığımız konulardan Ertürk’ün hiç haberi yoktu. Yankı veya mavra odalarının gelecekte ne felaketlere yol açacağını sanırım ilk kez o gün anladım. Bu buluşmanın etkisi olmuş mudur hiç bilemeyeceğiz ama generallerin tamamı çok kısa bir süre sonra salıverildi. Mentor, Odysseia’daki en kilit karakterlerden biri olmasına rağmen, Homeros ona hiç odaklanmaz. Gerçek bir mentor ortada görünmez, televizyonlara çıkmaz, rol yapmadığı gibi çalmaz da. Bu mentor karşı mahallenin mentoruysa onu sevmeyiz, onunla aynı fikirde olmayız, hatta onu da bir kümenin içine alıp suçlarız. Mentorların destanı yazılmaz ama hiçbir kalıcı destan da mentorsuz yazılmaz. Türkiye tarihinde haksız tutuklamalar, yargıyı sopa gibi kullanmalar, adaletsizlikler hep vardı. 25 yıl boyunca iktidar olmak AKP’yi tek başına katmanlı bir tarih haline getiriyor. Geçmiş adaletsizlikler ile günümüz arasında ne fark var diye düşündüğümde, “Galiba artık bir mentor yok” diyorum. Bugün kim en üst kata çıkıp “Arkadaşım ölçüyü kaçırdık, bu doz bize de zarar veriyor, fazla gaza geldik, bir de şöyle düşünelim” diyecek? Böyle biri kaldı mı? Kaldıysa, her kimse, adını bilmemiz şart değil.