'Yerden toplayanlar': Semt pazarlarının bir bakışta tanınan çaresizleri, nasıl koca bir kitleye dönüştü?

"Gel abla gel. Bakma işte al götür akşam pazarı bu." Hava kararmaya başlarken mahalle pazarında ufaktan bir toparlanma telaşı da başlıyor. Mevsim kış sonu, ilkbahar. Kışın soğuğu azalırken baharın ilk günlerindeyiz. İftar saati yaklaşınca tezgahlar normal zamanlara göre daha erken toplanıyor. Yavaştan tezgahlarındaki sebze ve meyveleri kasalara dizen pazarcı esnafı halinden pek memnun değil. Erzurum'un Karayazı ilçesinden vaktiyle Ankara'ya göç etmiş olan Nihat, pazar yerindeki pek çok meslektaşı gibi Kars ve Erzurum hattından gelen emekçilerden biri. Geriye kalan esnafın önemli bir kısmı ise Ankara merkez ya da Haymanalı. Yorgun gözlerle akşam saatlerinde boşalan tezgahına bakıyor. Gün sonu gelmiş, iftarı bekliyorlar. " Nasıl memnun olayım," diyor sitemle. "Yemin olsun sabah saat beşte çıktım evden. Burada tezgahımızı açmaya başladığımızda saat altıydı. Al bak, on iki saat olmuş. Ne kazandın diye sorarsan vallahi bilmiyorum. Bu biber var ya bu biber, bu biber kötüsü. İyisi halde beş yüz lira. Halde beş yüz lira olan biberi ben burada kaça satacağım? Sen söyle Allah aşkına, kaça satacağım?" Oruçlu olup olmadığını sorduğumda hayır deyip bir sigara uzatıyor. Kibarca reddedince kendi yakıp ilk nefesi içine çekiyor. " Niyetli değiliz ama akşam hep birlikte oturuyoruz sofraya burada Ramazan olunca" diye anlatmaya devam ediyor. "Kimisi şu yan tarafta yemek pişiren abi var, bak arabasıyla gelen, ondan alıyor. Kimisi de kendi yapıyor. Biz kendimiz yaptık. Menemen var menüde. Yanına da acı biber." Sigarasının dumanı pazarın telaşına karışırken, tezgah aralarındaki o görünmez yoksulluğu anlatmaya başlıyor. Yerden toplayanlar Nihat, pazarın kapanış saatlerinde beliren kalabalığı "yerden toplayanlar" diye adlandırıyor. O sırada söze bir başka tezgahtan Murat giriyor. Kısa saçı ve kirli sakalıyla kendisini " Ankara bebesiyim ben, Altındağ'dan" diye tanıtan Murat, akşam vaktinde parası olmadığı için gözden çıkarılmış, tezgahtan atılmış meyve ve sebzeleri toplayanlardan bahsediyor. " Yerden toplayanlar çok abi," diyor Murat, etrafı işaret ederek. "Şimdi mesela burası Esat. Esat sorsan varlıklı yer. Şimdi bekle, akşam toplanma başlasın, nasıl geliyorlar. Öyle tek tük falan değil abicim, geliyorlar." Saatler ilerledikçe pazarda "yerden toplayanların" sayısı artmaya başlıyor Nihat'ın bıraktığı yerden Murat devralıyor cümlenin yükünü: "Vallahi en fazla yoksul mahallelerde oluyor. Mesela Dışkapı pazarına git bakayım. Hüseyingazi'ye bir var bakalım. Orada millet nasıl yerden topluyor. Eskiden buralarda azdı mesela, artık Çayyolu, Yaşamkent, Ayrancı tarafında bile oluyor. Normalde varlıklı mahalle dersin değil mi? Oralarda bile var. Mesela emeklisi geliyor. Her emekli iyi maaş almıyor ki. Sonra zengin mahallelerde kapıcılar geliyor mesela." Birkaç tezgah ötede Zeki amca var. Kars Digor'un Dağpınar beldesinden, namıdiğer Pazarcık'tan. Pazardaki Karslıların çoğunluğu Kağızmanlı olsa da Digorlular da var ve hepsi Kürt emekçiler. Zeki amca bizi sofrasına buyur ediyor. Normalde salatalık, domates sattığı leğenlerin içine poşet geçirip üzerine sıcak yemeğini dökmüş; tezgahtaki vitrin bir anda akşam tenceresine dönüşmüş. Ortak tanıdıkların, isimlerin ve soyisimlerin kesiştiği kısa bir sohbetin ardından yüzünde acı bir tebessüm beliriyor. Karslı Zeki Amca "Vallahi fiyat yazmaya yüzümüz yok," diyor yemeğini yerken. "Ben yemin olsun keyif almıyorum yaptığım işten. Hem sebze meyve fiyatı pahalı. Al işte, mazot geçti altmış lirayı. Daha da geçer. Nakliye desen ateş pahası. E bir de bu zıkkım turşu değil ki haftaya da satasın. Bakma şimdi havalar soğuk, yazın tezgahta üç gün beklemez bunlar. Vatandaş geliyor, abi olur mu bu fiyata biber patlıcan diyor. Ne diyeyim adama?" Tüm tezgahtarlar adeta aynı sessiz sözleşmeyi imzalamış gibi aynı şeyi tekrar ediyor. Aslında utanması gereken onlar değil ama mahcubiyeti tezgahın arkasındakiler sırtlanmış durumda. Saatler ilerledikçe tezgahtan düşenler ve ayıklananların sayısı artıyor. Köşe başlarına konulan ve girişlere dökülen meyve ve sebzeler ilerleyen saatlerde yoksul emekçilerin akşam menüsünü belirleyecek. 'Eskiden kıyafetinden anlardın, şimdi bakıp şaşırıyorsun yerden toplayana' Sohbete diğer tezgahtarlardan biri dahil oluyor. Pazar yerinin değişen sosyolojisini bir çırpıda özetliyor: "Eskiden de vardı bu. Artık daha çok. Eskiden yoksul mahallelerde çoktu, artık her yerde var. Eskiden kıyafetinden anlardın, şimdi bakıp şaşırıyorsun yerden toplayana." Bu ifadeyi destekleyen de oluyor kendince itiraz eden de. Kendi aralarında tatlı sert bir tartışma başlıyor o sırada. İçlerinden biri "Abi öyle deme, varlıklısı da geliyor, adam cimri, eli gitmiyor cebine" diye itiraz ederken, diğeri de başka bir itirazı yineliyor: "Ne alakası var abi, emekliye para mı bıraktılar?" Ancak tartışmanın sonu hep aynı yere çıkıyor; kahir ekseriyeti yoksulluk manzaraları. Haymanalı Musa, o manzaraların zaman içindeki dönüşümünü anlatıyor: "Abi eskiden insanlar istemez, biz verirdik. Halinden anlardık. Şimdi öyle değil. Eskiden adam gelirdi; sabah gelirdi, akşam gelirdi. Boş gelirdi, boş giderdi. 'Gel abicim gel, insanlık ölmedi' derdik. Şimdi öyle değil. Hem sayısı arttı hem o mahcubiyet yok oldu. Nasıl olsun, artık o almasa diğeri alıyor yerdekini. Acele etmeyen aç kalır. Yemin olsun kurtlar sofrası. Hatta dur, dur değil. Hani o hayvan ölür, kuşlar gelir ya yırtıcı vahşiler, onun gibi. Kendi arasında kavga edenleri görüyoruz." 'Abla onu al demedim ki!' Esnaf halinden memnun değil. Tezgahlar hafif hafif toplanırken, yavaştan bir sonraki pazarda tezgaha çıkmayacak ürünler ayrışıyor. Esat pazarında bu işin döndüğü iki ana nokta var. Biri yukarı girişte meyve sebze kasalarının biriktiği yer. Hemen çaycı Burhan'ın yan tarafı. Erzurumlu olan Burhan pazara çay satarak geçiniyor. Ağzı bozuk, bol küfürlü bir adam; gördüğü her kötülüğe küfrediyor. "Havalar ısınsın Van'a gideceğim, yeter burası" diyor bağırarak. Diğer taraf ise pazarın aşağısında, çöp konteynerlerinin arkasındaki loş boşluk. Esat semt pazarı aslında yoksul emekçiler için "varlıklı mahallede" yer alıyor, beyaz yakalılar için de "Emekçi semt" olarak tarif ediliyor. Tam arafta. Ama tezgahtarlar "zengini yoksulu kalmadı artık her pazar var yerden toplayanlar" diyor. Tezgahlar toplanıyor, yazar kasalar ve teraziler pazar araçlarının şoför koltuğuna yerleştiriliyor. Pazar yerine de yavaş yavaş yerden toplayanlar süzülmeye başlıyor. Kimisi kenara bırakılan kabağı, biberi, domatesi seçiyor, kimisi pörsümüş maydanoz ya da dereotunu ayıklıyor. Gözden çıkarılan bu sebzelerden bir "kabak çitmesi" çıkacak, eğer içine atacak azıcık da pirinç bulurlarsa. Hakikatin pazar tezgahları arasında, çöpe atılan ezik domateslerin ardında saklandığı bu günlerde, görünmeyenlerin sesini duyurmak her zamankinden daha kıymetli. soL'a abone olun gerçek gazeteciliğe güç verin ABONE OL Yerden toplayan teyzelerden ikisine yanaşıyorum. Kısacık boyuyla yüklediği pazar arabasını ardından çekiştiren, gözleri çipil çipil yaşlı bir kadın anlatmaya başlıyor. "Yavrum benim hayatım anlatsam roman olur," diyor ince bir sesle. Kocası vefat etmiş. " Ben çocuklarımı okuttum, çocuklarım bana baktı," diye ekliyor. Ancak büyük oğlu hastalıktan vefat etmiş, diğer oğlu ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. İşsiz... "Ne yapayım oğlum," diyor ellerini iki yana açarak. "Ne yapayım. Otuz beş bin gelirim var. Daha evvel yurtdışında çalışmıştım. Oradan gelen malulen emekli maaşım var. Otuz bin de kiram. Sen de bana, ne yapayım?" Elini havaya sallayıp konuyu kapatıyor: "Neyse, ben geç kalmayayım oğlum. Kalmaz burası." Az ilerideki diğer teyze ise o sırada tezgahtara kızmakla meşgul. "Yahu bari başında bekleyin. Bunlar atılacak mı, kaldırılacak mı? Alayım mı salatalıkları?" Tezgahta kimse yok; esnafın yarısı iftarlık sofrada, yarısı eşyaları kamyonete yüklüyor. Teyze, atılan domatesleri sepetine topluyor, salatalıklara ise yarı fiyatını ödeyerek arabasını dolduruyor. Arka tarafta Karadeniz aksanıyla konuşan, Rizeli bir başka teyze var. Esat'ta çok fazla Karadenizli olduğunu söylüyor gülerek, " Hele şu caminin orası var ya, oooo nasıl kalabalık bizimkiler," diye anlatıyor. "Kimseye minnet eylemem yavrum ben, birazı parayla, birazı da böyle işte. Dolduruyoruz şükür dolabımızı," diyerek yerden bulduğu şükürlük maydanozları arabasına yerleştiriyor. O sırada tezgahın diğer ucundan esnafın sesi yükseliyor, ezik çerileri önüne çekip içinden seçmeye başlayan bir kadına doğru bağırıyor: " Abla onları alacağım ben kamyona. Ben sana onu al demedim ki? Arkadaki kasadan al. Çerilerden." Semt Pazarı'nda anons geçiyor zabıta: "Ankara için iftar vakti." Bazı pazarcılar kendi tezgahlarının başında bazısı da de orta yere çektiği tablalardan geniş bir sofra kurarak yiyor yemeğini. Sofraya davet ediyorlar. Menüde sulu tavuklu patates ve yanına bulgur pilavı var. Bir de salata. Yemeğin suyu bol kısmına dalıyor ekmekler. Sünger gibi yemeğin suyunu çeken ekmekler ağızları tatlandırırken kaşığı daha çok pilavda kullanıyor emekçiler. 'Yıllarca bu devleti temsil ettim ben' Notlarımı alırken ilkin bir zabıta memuru yaklaşıyor yanıma. " Ödev mi var?" diye soruyor. Gazeteci olduğumu ve meseleyi anlayınca başını sallıyor, " Yaz kardeş yaz. Daha neler var," diyor usulca. Bu kısa diyaloğu duyan bir amca arkadan omuzuma dokunuyor. "Kim okuyacak? Allah aşkına kim okur bunu," diye soruyor alaycı ama yorgun bir tonla. " Yine burada toplamaya gelenler değil mi?" Adını vermiyor ama hiç durmadan konuşmaya başlıyor. Başında beresi, kemik çerçeveli gözlükleri ve beyaz çember sakalıyla oldukça sıska bir adam. Konuşurken sık sık "evladım" diye sesleniyor. "Yıllarca devlet memurluğu yaptım. Yeri geldi, görevim icabı bu devleti temsil ettim ben. Boş ver şimdi neydi, hangi makamdı. Ama ne gördüm? Namusunla, şerefinle yaşarsan yaşlanınca bu saatte geliyorsun pazara." Kötü mü peki namusuyla şerefiyle yaşamak, diye soruyorum. Yüzündeki öfkeyle acı acı gülüyor. "Ben eğer diğerleri gibi işimi bilseydim çok varlıklı olurdum. Ama ben babamdan böyle görmedim. Benim babam Cumhuriyet memuruydu. Allah haram lokmayı nasip etmesin. Ben de o yoldan gittim. Şimdi bak tepemizdekilere, hepsi din iman diyerek ne hale getirdiler. İnananlara da halel getiriyorlar. Yoruldum vallahi." Sohbeti bitirirken yine en baştaki sözüne dönüyor, " Bu yazılanları yine bunu yaşayanlar okuyacak," diyor. Karanlık iyiden iyiye çökerken pazar yerinin kalabalığı artıyor. Arka planda sesler birbirine karışıyor; kimisi "Suriyelileri doyurduk, kendi vatandaşımızı doyuramadık" diye söyleniyor, kimisi " Emekliler gelecek hakkından bunların" diye bağırıyor, bir başkası ise ona "Onları da iktidara aynı emekliler getirmedi mi?" diyerek kızıyor. Tartışma koyulaşırken, vakti azalanlar yerdeki yiyeceklerin en iyilerini arabalarına doldurma telaşında. Domates, salatalık, marul, maydanoz, az biraz patates ve kenara konulan kabaklar. Kimisi emekli, kimisi işsiz. Kimisi hasta olduğu için çalışamıyor ve yerde toplamaya geliyor, kimisi ne yapsa da geçinemiyor. Asgari ücretlilerin, emeklilerin bu ayazda nasıl geçindiği sorusunun yanıtı, semt pazarlarının akşam saatlerinde gizli. Hava karardıkça, yanan sokak lambalarının ışığı yoksulluğu çok daha görünür kılıyor.