Geçtiğimiz günlerde açıklandığı üzere 2025-2026 sezonunun ilk dört ayında, yani Eylül-Aralık 2025 döneminde fındık ihracatı hem miktar hem de değer bazında bir önceki sezonun aynı dönemine kıyasla gerilemiş durumda. Miktar bazında 69 bin 540 ton (%51,80), değer bazında ise 296,5 milyon dolar ekside gerçekleştiği ifade ediliyor. Karadeniz Fındık ve Mamulleri İhracatçıları Birliği (KFMİB) Başkanı Hasan Osman Sabır durumu “İhracat seviyesi 1980’li yılların rakamlarına geriledi.” şeklinde duyurmuştu. 2026’nın ilk iki ayına ait tabloda da toparlanma işareti yok görünüyor. İhracat deyince bu düşüşten yalnızca ihracatçı şirketler zarar gördü sanılmasın. Üreticilerin bu şirketlerin avucunun içinde olduğunu düşünürsek en çok ve en olumsuz etkilenenlerin başında geleceklerin de onlar olacağını görebiliriz. Kaldı ki bu tabloyu, sadece dönemsel bir ihracat gerilemesi olarak okumamak gerekir. Bu aynı zamanda 1980’lerden bu yana ilmek ilmek örülen; üreticiyi korumasız piyasayı ise tekelci bir alıcı yapısına mahkûm eden neoliberal gıda rejiminin bir krizidir. ∗∗∗ Şimdi önce elimizdeki verilerle düşüşün arkasındaki yer aldığını söyleyebileceğimiz etkenlere bakalım. Sorunların başında rekolte ve randıman konuları yer alıyor. 2025 sezonu, ilkbahar donlarının ve kahverengi kokarca böceğinin Karadeniz bahçelerinde ciddi tahribat yarattığı bir yıl oldu. Verim düştü, fındıkların iç ağırlığı düştü. Bu süreçte kamunun, yeterli yanıt üretememesi uzun süredir eleştirilerin de konusu. Buna karşın rekoltenin azalması teorik olarak fiyatları yukarı çekebilirdi. Nitekim çekmişti de. Ancak bu yükseliş başta Ferrero olmak üzere büyük alıcıların alımları yavaşlatmasına neden oldu. Hatırlarsınız tam da bu kriz ortamında Ferrero, Financial Times’a röportaj vermişti ve Türkiye’den alımlarını yavaşlattığını, Şili gibi alternatif coğrafyalara yöneldiğini duyurmuştu. Ferrero’nun bu “serzenişleri” üzerine Rekabet Kurulu, şirketin 2024-26 dönemini kapsayan taahhüt rejimi çerçevesinde dördüncü çeyrek için belirlenen asgari alım yükümlülüğünü yenileyerek aşağı çekmişti. Bu durumun ihraç oranlarına gerçek etkisini henüz bilemiyoruz ama şunu biliyoruz ki bu süreç üreticiyi içinde bulunduğu krize karşı savunmasız bırakmış oldu. Şunu da biliyoruz ki bu açıklamayı yaptığı sıralarda Ferrero’nun cirosu pekâlâ gayet iyi gidiyordu. Şirket 2024-25 mali yılına ait 19,3 milyar euroluk rekor ciro yaptığını duyurmuştu. Bir önceki yıla göre % 4,6 artış göstermişti. Şimdi Ferrero’nun 2025-26 mali yılı bilançosu merak konusu… Türkiye’den azaltılmış ve alternatif kaynaklardan alınan fındığın tekelin kâr marjına nasıl yansıdığını daha sonra göreceğiz. Diğer yandan Ferrero’nun rolünü hem tetikleyici hem de semptomatik düşünmek gerekir. Esas bakılması ve ders alınması gereken yer şirkete bu gücü sağlayan yeniden yapılanma politikalarıdır. KFMİB Başkanı’nın “ihracat 1980’li yılların rakamlarına geriledi” uyarısı da o yıllara dönmenin anlamı üzerinde düşünmeyi de gerekli kılıyor. 1980’ler, Türkiye fındık üretiminde kamuculuğun çöküşünün başlangıç yılları olarak tarif edilebilir. Her yazımıza kaynaklık eden sevgili Necdet Oral’ın Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar kitabında derlediği veriler bu tabloyu da çarpıcı biçimde ortaya koyuyor: Doğu Karadeniz’de fındık üreticilerinin %90’ı borçluydu; gelirin yaklaşık yarısı tefecilere akıyordu, ihracatçı tüccarın üreticiyi sömürme oranı %170 olarak hesaplanmıştı. Yani üreticinin yarattığı değerin büyük bölümü tüccara akmaktaydı. Bu, 1970’lerin koşullarında da böyleydi. Fındık mitingleri de bu gerçek üstüne yükseliyordu. ∗∗∗ O dönemde bu ilişkiyi kısmen dengeleyen bir kurumsal yapı da mevcuttu, Fiskobirlik. Ne var ki bu denge de sermaye lehine politikalarla kalıcı biçimde bozuldu. Asıl çözülme ise 2000’li yıllarda gerçekleşiyor. IMF ile 1999’da imzalanan Stand-by Anlaşması ve Dünya Bankası ile 2001’de yürürlüğe giren Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) çerçevesinde tarım satış kooperatif birlikleri (TSKB), sistematik bir tasfiyeyle karşı karşıya kalıyor. Fındıkta kamu kurumlarından çekilen sermayenin bıraktığı boşluğa özel alıcılar doldu. İşte 1980’ler denince akla gelen tablo budur. Bugünkü koşulları mümkün kılan adımlar ve gerçekler bütünüdür. 1970’lerin ve 80’lerin tefeci kıskacındaki düzeni bugünün kurumsallaşmış tefeciliği aslında aynı sömürünün farklı yüzleridir. Bugünün farkı, sömürünün yerel tüccardan küresel tekellere “piyasa standartları” kılıfıyla devredilerek kurumsallaşmış olmasıdır. Kabul edilmesi gereken fındığı ihracat kalemi olarak gören bu zihniyetin iflas ettiği ve ihtiyacımız olanın üretici lehine bir kamu iradesi olduğudur.