Sean Penn mi haklıydı?

2026’daki Academy Awards töreni bittiğinde akıllarda kalan soru şu oldu: Bu yıl Sean Penn’in törene katılmaması gerçekten de o kadar şaşırtıcı mıydı? Hatta daha açık soralım: Belki de haklıydı. Oscarlar uzun zamandır ödüllerin dağıtıldığı bir geceden çok daha fazlası. Sinemanın kendini kutladığı, hatırladığı ve bazen de kendisiyle yüzleştiği bir vitrin aynı zamanda. Ama bu yılki tören, tuhaf biçimde dağınık ve tatsız bir gece olarak tarihe geçti. Önce hakkını teslim edelim. Görüntü yönetmeni Autumn Durald Arkapaw, Oscar tarihinde bu kategoriyi kazanan ilk kadın ve ilk Filipinli oldu. Müzik tarafında da bir eşik aşıldı: KPop Demon Hunters filmindeki ‘Golden’ parçası, Oscar kazanan ilk K-pop şarkısı oldu. Oyuncu Amy Madigan ise 40 yıl aradan sonra ilk Oscar’ını aldı. Bir başka büyük kazanan da Paul Thomas Anderson’ın filmi ‘One Battle After Another’ oldu. Anderson yıllardır Amerikan sinemasının en saygın yönetmenlerinden biri sayılıyordu, ama Oscar’la arası bir türlü ısınamamıştı. Bu yıl kapı birden açıldı ve ödüller peş peşe geldi. Kâğıt üzerinde bakınca kusursuz bir gece gibi görünüyor. Ama televizyonda töreni izleyenlerin çoğu için tablo o kadar parlak değildi. Her şeyden önce teknik aksaklıklar vardı. Dört saate yaklaşan canlı yayının neredeyse tamamında ses sorunları yaşandı. Mikrofonlar bir açılıp bir kapandı, salondan gelen uğultular konuşmaların üzerine bindi. Hatta Londra’dan anons yapan Matt Berry çoğu zaman neredeyse hiç duyulmadı. Bir noktada sunucu Conan O’Brien bile sahnede “Ses açık mı?” diye sormak zorunda kaldı. Bu, Oscar gibi dünyanın en büyük televizyon şovlarından biri için kabul edilebilir bir görüntü değildi. Sunuculuk demişken, O’Brien gecenin en sağlam taraflarından biriydi. Esprileri ölçülüydü, ritmi tutturmaya çalıştı, ama iyi bir sunucu bile kötü planlanmış bir programı kurtarmaya yetmeyebiliyor. Bir diğer sorun, gereksiz uzayan skeçler ve nostalji numaralarıydı. ‘Bridesmaids’ ekibinin sahneye çıkması başta eğlenceliydi ama uzadıkça yorucu hale geldi. Nicole Kidman ile Ewan McGregor’ın ‘Moulin Rouge’ hatırası da beklenen sihri yaratamadı. Üstelik bu sırada kazananların konuşmaları aceleyle kesildi, hatta KPop Demon Hunters ekibinin şarkı ödülündeki konuşması neredeyse yarıda bırakıldı. Ama gecenin asıl tartışması ‘In Memoriam’ bölümündeydi. Sinema tarihinin en büyük ikonlarından biri olan Brigitte Bardot’nun anılmaması büyük tepki çekti. Bardot yıllardır tartışmalı siyasi açıklamalarıyla gündeme geliyor olabilir. Fakat bu, onun sinema tarihindeki yerini değiştirmiyor. Bir dönemin Avrupa sinemasını şekillendiren bir figürü yok saymak, Oscarların tarih bilinci konusunda ne kadar taraflı davrandığını da gösteriyor. Üstelik bu ilk kez olmuyor. Geçen yıl da Fransız sinemasının efsane aktörü Alain Delon anma bölümünde unutulmuştu. Bu tekrar eden ihmaller artık tesadüf olmaktan çıkıyor ve Akademi’nin kendi geçmişine karşı duyarsızlığını gösteriyor. Bütün bunların üzerine bir de dağınık rejiyi, yanlış kesmeleri ve ritmi bozan teknik sorunları ekleyince, ortaya garip bir tablo çıktı. Tarih yazılan bir gece ama iyi hatırlanmayacak bir televizyon yayını. Belki de bu yüzden çoğumuz töreni izlerken aynı şeyi düşündük. 3. Oscar’ını kazanan Sean Penn törene katılmayarak bir şey kaybetmedi. Evet, Oscarlar hâlâ sinemanın en büyük vitrini. Bu vitrin, içindeki filmler kadar özenli hazırlanmayı hak ediyor. 2026 töreni bize bir kez daha şunu hatırlattı, sinemanın büyüsü bile kötü organize edilmiş bir gecede kolayca kaybolabiliyor.