ABD'nin sıkılan boğazı: Hürmüz

İran’ın nükleer programını sınırlandırması karşılığında bu ülkeye yönelik yaptırımların azaltılmasıyla ilgili olarak 2015 yılında başlayan müzakere sürecine Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) adı verilmişti. Masanın bir tarafında İran, diğer tarafında ise ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya ve Almanya bulunuyordu. Trump 2018 Mayıs’ında ABD’nin KOEP’ten çekildiğini açıkladı ve hemen ardından da “azami baskı” denilen yeni ve son derece ağır bir yaptırım sürecini başlattı; bu süreçte İran’a yönelik yaptırımlar 370’ten 1500’e çıktı. Hedef İran ekonomisini çökerterek halk protestolarını daha da tetiklemek ve böylece rejimin devrilmesini sağlamaktı. Hamaney o dönemde bunu “dayatılan ekonomik savaş” olarak tanımlamıştı ve İran bu yaptırımlara karşı yeni birtakım stratejiler benimsedi. Hindistan ve Çin’e petrol satmaya devam etti, onlarla ve başka komşu ülkelerle ticari ve finansal yeni ortaklıklar kurdu, üretim çeşitlendirilerek yerli imalatın geliştirilmesine önem verildi. Süreç boyunca enflasyon ve işsizlik arttıysa da yaptırımlar İran ekonomisini topyekûn bir çöküşe götürmedi, İran ekonomik savaşa direnebildi. ABD bir yandan yaptırımları yoğunlaştırırken diğer yandan da İsrail’le birlikte İran’ı istikrarsızlaştırmak ve nükleer ilerlemeyi durdurmak için suikastlar, sabotajlar, siber saldırılar düzenlemeye başladı. İran ise buna ilk ve en güçlü yanıtlarından birini Mayıs 2019’da Birleşik Arap Emirlikleri’nin Füceyre Limanı açıklarındaki dört yakıt tankerine saldırı düzenleyerek verdi. İran Eylül ayında bu sefer de İHA’larla Suudi Arabistan’daki petrol tesislerini vuracak ve hem Körfez ülkelerini vurma hem de bu saldırılarda İHA’ları kullanma potansiyelini ortaya koyacaktı. İran’ı en iyi bilen isimlerden biri olan Vali Nasr’ın belirttiği üzere İran’ın mesajı “Basra Körfezi’ndeki istikrarsızlık, enerji piyasalarının ve küresel ekonominin istikrarını tehdit edecek” şeklindeydi. Artık çok daha iyi anlaşıldığı üzere, bugün İran’ın ABD-İsrail saldırganlığına karşı izlediği stratejinin bir provası 2019 yılında zaten yapılmıştı yani. İran, olası bir saldırıda Körfez bölgesinin dünyanın enerji yatağı ve enerji geçiş güzergâhı olmasından kaynaklı jeopolitik önemini devreye sokmayı, bunun üzerinden küresel bir krizi tetiklemeyi ve uluslararası sistemi kaotik bir sürecin içerisine sokmayı daha önceden planlamıştı ve ABD’nin boğazını sıkabileceği yerin Hürmüz olacağını biliyordu. Aslında ABD emperyalizminin şu an Hürmüz’de karşı karşıya kaldığı çıkmazın bir benzerini Soğuk Savaş yıllarında İngiliz emperyalizmi Süveyş meselesinde yaşamıştı. 1952 yılında Mısır’da “Hür Subaylar Darbesi”yle iktidarı alan Nasır, 1956’da Süveyş Kanalı’nı İngiltere’nin elinden alarak millileştirme kararı vermiş, bu süreçte de giderek Sovyetler’e yakınlaşmaya başlamış, İngiltere ve Fransa ise duruma sert tepki göstererek savaş hazırlıklarına girişmişti. İşin ilginç yanı ABD’nin bu süreçte İngiltere ve Fransa’nın karşısında bir pozisyon almasıydı. Çünkü ABD Soğuk Savaş konjonktüründe böylesi bir savaşın antiemperyalist bir Arap milliyetçiliğini yükselteceğini ve Sovyetler Birliği’nin bölgedeki etkisini artıracağını hesaplıyordu. Savaşın neticesinde Süveyş Mısır tarafından millileştirilirken, İngiltere ve Fransa büyük bir hezimet yaşadı ve bu aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın hegemonik gücü olma unvanını zaten ABD’ye devretmiş bulunan İngiltere’nin gücünün sınırlarını kesin olarak gösteren bir hadise oldu. İngiltere artık bir zamanların “güneş batmayan imparatorluğu” değil, giderek zayıflayan ve emperyal gücünü yitiren bir devlet konumundaydı. Şimdilerde İran savaşına dair Batı’da yapılan analizlerde Hürmüz-Süveyş benzetmesi giderek ön plana çıkıyor ve yaşananların ABD’nin çöküşüne dair ilk işaretler olup olmadığı tartışılıyor. Örneğin “CIA İşkenceleri” adlı kitabı Türkçeye de çevrilen ABD’li tarihçi Alfred W. McCoy, Counterpunch’ta yayınlanan “Hürmüz Boğazında Emperyal Gerileyiş” adlı makalesinde İngiltere’nin Süveyş’te başına gelenlerin bir benzerinin dünya ekonomisinin jeopolitik kalbi olan Hürmüz’de ABD’nin de başına gelebileceğini söylüyor. McCoy’a göre; Tıpkı Sir Anthony Eden'in bugün Birleşik Krallık'ta Süveyş'te Britanya İmparatorluğu'nu yıkan beceriksiz başbakan olarak acı bir şekilde hatırlanması gibi, gelecekteki tarihçiler de Donald Trump'ı, diğer şeylerin yanı sıra, Orta Doğu'daki mikro-askeri macerasıyla ABD'nin uluslararası etkisini zayıflatan başkan olarak görebilirler. Ancak bu benzerlikten ve karşılaştırmadan yola çıkan analizler yalnızca McCoy gibi solcu isimler tarafından yapılmıyor. ABD finans kapitalinin en önemli isimlerinden biri olan milyarder yatırımcı Ray Dalio da kişisel bloğunda yayınlanan  “Hürmüz Boğazı Amerika’yı Bitirebilir: Nihai Savaş” adlı yazısında Süveyş’e gönderme yaparak İngiltere’nin Mısır karşısında aldığı diplomatik yenilginin İngiliz imparatorluğunun sonu anlamına geldiğini ve şimdi de ABD’nin benzer bir durumla karşı karşıya olduğunu söylüyor. Bir süredir büyük güçlerin yükselişi ve çöküşü üzerine “Büyük Döngü” adını verdiği makro bir teori inşa etmeye çalışan Dalio, çöküş süreçlerinde üç fenomenle karşı karşıya kalındığını söylüyor ve bunları “devasa borç ve para basımı”, “içsel çatışma” ve “dış savaş ve jeopolitik yenilgi” olarak sıralıyor. Dalio, ABD’nin şu an içinde olduğu aşamada üçüyle de karşı karşıya olduğunu söylüyor: ABD ekonomisi büyük bir borç yükünün altında ve doların satın alma gücü de giderek azalıyor, ABD iç siyasetinde kutuplaşma derinleşiyor ve radikal figürler giderek ön plana çıkmaya başlıyor, dışarıda verilen savaşlarda ise askeri ve ekonomik kaynaklar hızla tükeniyor. Dalio’ya göre İran savaşında kimin galip kimin mağlup olacağını Hürmüz belirleyecekken, Hürmüz’ün kimin elinde kalacağı da dünyanın kaderini belirleyecek; İran eğer savaşın sonunda Hürmüz’ü elinde tutmayı başarırsa bu ABD için büyük bir yenilgi anlamına gelecek ve Amerikan gücünün gerileyişinde bir eşik daha geçilecek. Dalio bu durumu şöyle anlatıyor: Dünyanın rezerv parasına sahip baskın gücü, askeri ve mali kontrolünü kaybederek zayıflığını açığa vurduğunda; müttefiklerin ve kreditörlerin güven kaybına, rezerv para statüsünün aşınmasına, borç varlıklarının satışına ve paranın özellikle altın karşısında zayıflamasına dikkat edin. Çünkü insanlar, ülkeler ve finansal akışlar hızla ve doğal olarak kazanan tarafa akın eder; eğer ABD ve Başkan Trump Hürmüz Boğazı'ndaki trafik akışını kontrol altına almazsa, bu durum Amerika'nın dünyadaki gücünü ve mevcut dünya düzenini tehdit edecektir. ABD'nin her zaman baskın güç olacağı ve rakiplerine (ve kesinlikle orta güçteki rakiplerine) karşı askeri ve mali olarak kazanabileceği varsayılsa da, Vietnam, Afganistan, Irak ve belki de İran ile olan bu savaşın askeri, mali ve jeopolitik sonuçlarının kümülatif etkisi, Amerika Birleşik Devletleri ve 1945 sonrası Amerikan liderliğindeki dünya düzeninin sürdürülebilirliği için iyi değildir. Gelişmeler de McCoy ve Dalio’nun söylediklerini doğruluyor gibi görünüyor. Dünya ekonomisi savaş nedeniyle hızla hem yüksek enflasyon hem durgunluk ortamına, yani stagflasyona doğru sürüklenirken Trump yönetimi savaşın meşruiyetini tesis edip genişletemiyor, savaş üzerinden bir hegemonya kuramıyor. NATO ülkelerinin hemen tamamı Trump’ın Hürmüz’e asker gönderme çağrısına teker teker hayır derken, benzer bir şekilde Avustralya, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler de bu işe hevesli ve niyetli görünmüyorlar. Geçtiğimiz hafta bu köşede yayınlanan “İkinci haftasındaki İran Savaşı: Bir bilanço” adlı yazıda şöyle demiştik: İronik bir şekilde söyleyebiliriz ki ABD-İsrail ikilisinin emperyalist saldırganlığı kapitalizmin ve emperyalizmin işleyiş mekanizmalarına, kapitalizmin entegrasyonunun derinliğine ve zincirin bir halkasındaki kopuşun bütün bir sistemi krize sürükleyebilme ihtimaline takılmış durumda. Bu tespitin giderek doğrulandığını, ABD’nin Hürmüz’de elinin, ayağının birbirine dolandığını görüyoruz. İçinde bulunduğumuz konjonktürde ABD emperyalizminin ve soykırımcı ortağı İsrail’in ağır bir yenilgi alması, insanlığın ve gezegenin kaderi üzerinde mutlak anlamda olumlu sonuçlar doğuracaktır. İnsanlığın yükselişi için Amerikan imparatorluğunun önce zayıflaması, sonra da çökmesi şarttır.