Kırılmayan hayaller

Kumsalda sırt üstü uzanıp yıldızları izliyordum. Arada bir yıldız kayıyor ya da öyle sanıyordum. Benim onları izlediğim gibi, onların da dünyayı izlediklerini hayal ettim. Attila İlhan’ın “yıldızlar eskidirler / onlar bizi bilirler” dizesi geldi aklıma. Belki bir gece yıldızlar yerine füzelerin üzerimden geçişini izleyecektim, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi. Dünyanın bütün bu savaşları, katliamları durduracağına inanıyor muydum? Dünyaya inanıyor muydum? İnsan inanmadan yaşayabilir mi? Gelecek güzel günlere, bir dosta, bir sevgiliye, bir davaya, bilime ya da dine… Bir arkadaşım sadece çay içmek için bile yaşayabileceğini söylemişti. Sadece aşka inandıklarını söyleyen şairlerin günlüklerini, yazılarını okumuştum. Gerçekten aşktan başka bir şeye inanmıyor gibiydiler. Ama aşkın en geniş haline… Aynı şairlerin hayal kırıklığı ve keder üzerine şiir yazmaları da boşuna değildi. Montaigne, ‘Denemeler’inde Hristiyanlar için inanılmaz bir şeyi anlatmak inanmak için bir fırsattır diye yazmıştı. Zihin inanmaya aç bir halde yaşıyor olmalıydı. Dolandırıcılar da insanın bu inanma ihtiyacını tıpkı popülist politikacılar gibi iyi yönetebilen kişiler arasından çıkmıyor muydu? SAFLAŞMA İnanmak, psikolojik açıdan annenin bebeği tutmasına benziyordu. İnsan o tutuş sayesinde dünyaya yerleşiyordu. Şimdi izlediğim yıldızlara inanmak da öyleydi; yalnızlığımın anlamını değiştiriyordu. Hayal kırıklığının büyük acısı da burada gizliydi. Yıldızlara bakarak hayal kırıklığını düşündüm. Ne yaparsak yapalım, hayal kırıklığından kaçamazdık. En fazla onun neden olduğu güvensizliği bastırabilirdik. Ama bu bastırma, güvenilir ve güvenilmez ayrımını yapma yetisini kaybetmemizle sonuçlanıyordu. Böyle kişiler, birilerine rastgele güven ya da güvensizlik duyarak saflaşıyor, öngörüleri zayıflıyordu. Geniş yığınların yaşadığı bu psişik güvensizlik, kolayca kandırılabilmelerinin de önünü açıyordu. Çünkü gerçekte pek çok kişi, kendi güvensizliklerini bastırarak hayatta kalmaya çalışıyordu. David Shapiro’nun ‘Neurotic Styles’ kitabında yazdıklarına göre, eğer bir insan, belirsizliğe karşı aşırı tahammülsüzse, zihinsel olarak katıysa, önyargıları kuvvetliyse o kişi yoğun olarak kendi güvensizliğini bastırıyor olmalıydı. Bir şeyi en kuvvetle savunan kişi, çoğu zaman o konuda en derin şüpheyi bastıran kişiydi. İÇSEL ÖZGÜVEN Hiçbir şeye inanmayanlar ve radikal inançlıların dışında, hayal kırıklığını göze alarak insana inanmaya devam etmek… Bunu öğrenmiştim ünlü devrimcilerin ya da sanatçıların yaşamlarını okurken. O içsel özgüven onları hayal kırıklıklarına karşı nasıl da sarıp sarmalıyordu. Bütün mesele o iç güvenliğe, içsel özgüvene kavuşabilmekti. Eğitim sisteminden sosyal medyanın hallerine, her şey sanki içsel özgüvenin aleyhine çalışıyor gibiydi. Özellikle dijitalleşen dünyada fantezi gerçeklik, insanın kendi sınırlarını bozup belirsizleştirdiği için artık daha bir kırılgandık. Yıldızlara inanmak, insanlığa inanmaktan daha kolay ve risksizdi. Ama yine de insanın önünde başka bir yol vardı. Hayal kırıklıklarını ve ondan doğan güvensizlikleri bastırmak yerine dinleyebilirsek kırılmayan hayallerimiz de olabilir. Yaşama ve insana inanmaya devam etmek istiyorsak, karanlık tarafını da, hayal kırıklıklarını da kabul edip yaşama dahil etmemiz gerekiyordu. Yıldızların bilip de söyleyemediği belki de buydu.