Faize çalışan bütçe: Kimden alınıyor, kime veriliyor?

Şubat ayı merkezi bütçe verileri hızla “başarı” olarak sunuldu. Gelirler reel olarak yüzde 42 artarken, harcamalar reel olarak yüzde 2,2 daraldı. Bütçe dengesi 24,4 milyar TL fazla verirken, faiz dışı fazla 208 milyar TL’de. Yılın ilk iki ayında gelirlerde güçlü artışa harcamalarda sınırlı artış ve bütçe açığının geçen yıla kıyasla hızla daralmasının eşlik ettiğini görüyoruz. Ama bu tabloyu olduğu gibi kabul etmek, bütçenin gerçekte nasıl “dengelendiğini” gizler. Çünkü aynı dönemde faiz giderleri 640 milyar TL ile geçen yılın aynı döneminin iki katından fazla. Daha da önemlisi, faiz ödemelerinin toplam giderler içindeki payı yüzde 21,6’ya, vergi gelirlerine oranı ise yüzde 27,8’e denk geliyor. Yani toplanan her 4 liralık verginin 1 liradan fazlası faize gidiyor. Bu kadar büyük bir kaynak faize aktarılırken bütçe ana kalemlerindeki düzelme Mehmet Şimşek yönetimindeki Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda diğer harcama kalemlerinden kesinti yaparak sağlanıyor. 2025’in ilk iki ayına kıyasla 2026’da reel daralma veya baskılanma oluşan kalemler iktidarın siyasi tercihini göstermesiyle dikkat çekici. Sosyal transferlerde ciddi bir gerileme var. Özellikle “hanehalkına yapılan transferler” kaleminde artış enflasyonun altında. Bu, doğrudan en yoksul hanelere giden kaynakların kısılması demek. En yoksuldan kesilen gelir desteği en varlıklı adına faiz kazancına dönüşüyor. Eğitim tarafında, öğrencilere yönelik burs ve barınma desteklerinde belirgin bir sıkışma var. Bu desteklerinin artışı enflasyonun gerisinde kalıyor. Bu da fiilen öğrenciden kesinti demek. Tarım tarafında tablo daha da çarpıcı. “Tarımsal destekleme ödemeleri” ve özellikle enerji-sulama destekleri reel olarak geriliyor. Daha net ifadeyle enflasyona ezdiriliyor. İran Savaşı eşliğinde girdi maliyetlerinin hızla arttığı bir dönemde çiftçiye verilen desteklerin reel olarak azaltılması, üretim tarafında yeni risklerin habercisi. Çiftçiyi iklim şoklarına, mazot, elektrik ve gübre fiyat şokuna karşı desteklemesi gereken devlet aksine çiftçiyi giderek daha yalnız bırakıyor. Bu tercih sonucu gıda fiyatları enflasyonu hepimiz için dayanılmaz hale geliyor. Sağlık ve sosyal koruma tarafında da tablo parlak değil. Sosyal koruma harcamalarının bütçe içindeki payı son dört yılın en düşük seviyesinde. Şimşek ve ekibi belli ki, nasıl olsa seçim yılı olmayan 2026’da sosyal olarak en kırılgan kesimlere yapılan transferlerden kolayca kesinti yapmayı uygun görmekte. Oysa tam da bu yıl gıda ve konut fiyatlarının en yoksul kesim üzerindeki baskısı tarihi seviyelerde. Asgari ücretin daha sene başında açlık sınırı altında kalması, emekli aylıklarının ortama seviyesi olan 23 bin lirayla yaşamanın mümkün olmayışı Şimşek ve AKP hükümetinin derdi değil. Bütün bu kalemleri topladığınızda ortaya çıkan resim çok net. Faiz yükündeki artış, doğrudan sosyal harcamalardan ve desteklerden yapılan kesintilerle finanse ediliyor. Bu bir “teknik ayarlama” değil, açık bir politika tercihi. Seçim kazanmak uğruna izlenen ekonomi politikaları sonucu bilinçli bir tercihle aşırı yükseltilen enflasyon, seçimlerin ardından gelen sert faiz artışları ve pahalı borçlanma olarak özetlenebilecek son yılların ekonomi politikası bugün bütçeyi faiz ödemelerine kilitlemiş durumda. Borçlanma maliyetleri yükseldikçe bütçede oluşan her alan önce faize gidiyor, geriye kalan ise sosyal harcamaları azaltmak pahasına dağıtılıyor. Deprem harcamalarının büyük ölçüde tamamlanmasıyla ortaya çıkan mali alanın bile sosyal politikalar yerine faiz ödemelerine gitmesi bu tercihin en açık göstergesi. Ya da emekli bayram ikramiyelerine yapılması planlanan ancak yapılmayan zam için ayrılan kaynağın da faize kayması bir başka örnek. Üstelik bu tablo henüz jeopolitik risklerin tam olarak devreye girmediği bir döneme ait. ABD-İsrail ikilisinin İran’a açtığı savaş sonrası yükselen enerji fiyatları, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde önce enflasyonu yükseltecek, ardından kademeli olarak hem cari dengeyi hem de bütçeyi bozacak. Petrol fiyatının 120-150 dolar bandına çıkması halinde bütçe üzerindeki baskı katlanarak artacak. Bu durumda AKP adına seçenek yine daha fazla borçlanma ve sosyal harcamalardan daha fazla kesinti. Her iki durumda da bedeli ödeyecek olan yine geniş halk kesimleri. Bugün zaten bunun sinyalleri açık. Ücretliler daha fazla vergi ödüyor, emeklilerin reel geliri düşüyor, sosyal yardımlar eriyor. Bütçe, vatandaşın refahını artıran bir araç olmaktan çıkıp, finansal piyasaları ve borç verenleri tatmin eden bir yapı halinde. Dolayısıyla “faiz dışı fazla verdik” söylemi tek başına bir başarı göstergesi değil. Asıl soru bu fazlanın hangi ödünleşme ile verildiği. Cevap bütçe detaylarında çok açık. Öğrenciden, çiftçiden, yoksuldan kesilerek. Bugün Türkiye’de bütçe dengesi teknik olarak iyileşiyor olabilir. Ama bu iyileşme, sosyal dengeleri bozarak sağlanıyor. Faize çalışan bu maliye politikası sürdürülebilir değil çünkü ekonomik programların nihai testi piyasanın değil toplumun ne kazandığıdır.