İstanbul Modern’e Semiha Berksoy sergisine giderken sıra dışı bir sanatçının hayatına tanıklık edeceğimi biliyordum, tamam. Serginin adı “Tüm Renklerin Aryası”, Semiha Berksoy çok yönlü, hem resimde hem sahne sanatlarında çağının çok ilerisinde, öncü bir sanatçıydı. Bunlar karşılaşmayı beklediklerim. Ama sergi bunların ötesinde, tek bir kez yaşama hakkına sahip olduğu biricik hayatıyla ne yapacağına çok küçük yaşta karar vermiş ve bu kararının arkasında sapasağlam durmuş bir kadın çıkarttı karşıma. Çok etkilendim. Resimleri çok renkli; capcanlı kırmızılar, yeşiller patlıyor tuvallerin, kumaşların dört bir yanından. Bir o kadar hüzünlü; annesini sekiz yaşında hamileyken İspanyol gribinden kaybetmiş ve o hem annesiyle hem doğmamış kardeşiyle vedalaşan kız çocuğu belli ki hiç büyümeden kalmış içinde bir yerlerde. Resimlerinde de başköşede annesi ve kardeşi. Bir yanda hayatına sonradan katılanlar; kızı Zeliha Berksoy, torunu Oğul Aktuna, sonradan sahip olduğu ailesi, doktorları, sanatçı dostları; Nâzım Hikmet’ler, Genco Erkal’lar, Zeki Müren’ler, ‘Kırım Prensi’ olarak resmettiği İlber Ortaylı ve daha kimler kimlerle rengârenk bir Türkiye tarihi. Diğer yanda selviler, tabutlar, mezarlıklar arasında sekiz yaşında bir kız çocuğu. Muhtemelen o yaşta söz vermiş, 30’unu göremeden bu dünyaya veda eden annesi ressam ve heykeltıraş Fatma Saime Hanım’dan miras kalan yeteneklerini heba etmemeye. Toplumun kalıplarına uymak için kendinden ödün vermemeye. Babasına yazdığı mektuptan da anlaşılıyor bu ve o mektup, beni sergide en çok çarpan şeylerden biri oldu. Babası Ziya Cenap zamanın kültür hayatının içinde yer alan bir maliye kâtibi ve şair ancak bir baba olarak kızını nazik bir üslupla da olsa uyarma ihtiyacı duyuyor ve bir mektup yazıyor: “Gece vakti Feriha’lardan geliyorsun. Kapı açılmıyor, bağırıyorsun. Senin nereden geldiğini ne bilecekler?” Özetle tuttuğun yol yol değil diyor, “bunu okuduğun andan itibaren ev hanımı ol, kendini berbat etme, bu da inşallah sana son ihtarım,” diyor. Semiha Berksoy’un bu ihtara cevabı daha o yaşta ne kadar güçlü ve kararlı olduğunun bir vesikası, gerçekten. Söze “Sana bu mektubu yazarken gözlerimden şıpır şıpır yaşlar akıyor. Söylediklerin izzetinefsime çok dokundu.” diye başlıyor ama sonrasında ne bir eğilme ne bir bükülme var. Kendinden emin bir genç kız olarak sözünün arkasında dimdik duruyor: “Ciddi ve güzel konuşmak istiyorum baba, bende sanata, sanat hayatına, sanatkârlığa karşı büyük bir istidat ve büyük bir meyil var. Bunu sen de tasdik ediyorsun çünkü hiçbir kuvvetin beni korkutmadığının farkındasın. Benim ruhumu sürükleyen, bende alev haline geçen bir şey var, o da sanat aşkıdır. Bunu biliniz babacığım. Bunu yapamadan ölürsem mezarımda biten selvi ağaçları söyler. Ben bunu dünyada yaşadığım müddetçe idame ettireceğim. Gözlerim daima sanat âleminde onun yaşayan muhitlerinden katiyen ayrılmayacak, belki ilerde her şeyi feda edip o âleme gideceğim, her zaman bana bu ruhi meziyetleri aşılayan kadına rahmet, yaşayan erkeğe dua edeceğim. Sesimi ve resim yapmak hislerini o ölen zavallı kadından, zekâmı babamdan kaptığımı inkâr etmeyeceğim… ”Ve dediğini yapmış, 100 yıla yaklaşan hayatında, tam da yazdığı gibi sanatını türlü formlarda idame ettirmiş. Ne bir türe sıkışmış ne bir tanıma sığmış. Ne mutlu ki selvi ağaçlarına onun yaşarken yapamadıklarına tanıklık etmek düşmemiş, yazarak, çizerek, oynayarak, söyleyerek dolu dolu yaşamış, sahneden hiç inmemiş. Bu bayramda kendinize ve çocuklarınıza da bir iyilik yapın ve İstanbul Modern’e (birinci gün hariç hep açık) Semiha Berksoy’un dünyasıyla tanışmaya götürün. Dünyaya gelmenin bir nedeni olduğunu, o nedeni bulup peşinden gitmenin değerini anlatacak daha güzel bir yol olamaz.