İftara yarım saat kalmıştı ve Oğuz sipariş yetiştirmeye çalışıyordu… Öğrencisi olduğu Girişimcilik bölümünde hâlâ vermediği ondan fazla ders vardı ama alacağı diplomayla gireceği herhangi bir işte aşağı yukarı asgari ücret alacağını anladığından beri dersleri salmış, diplomasız “Girişimci” olmuştu. Öğrencilik artık bedelli parasını biriktirmeye çalıştığı askerliği ertelemenin ve arada sırada gerektiğinde otobüse ucuza binmenin yoluydu; işletmesi ise bacaklarının arasındaydı. Esnaf kuryeydi Oğuz; vergisini, sigortasını, motorun taksidini, benzinini, kendi ödüyor, kalanla da geçinmeye çalışıyordu. Bu yüzden, iftar saatinde trafiğin kilitlendiği üç şeritli caddede kimsenin tamponuna dokunmamaya çalışarak, labirentte yol bulmaya çalışır gibi şeritten şeride geçiyordu Oğuz. Motorunun selesindeki yemek sepeti çiğköfte ve tavuk dürümlerle doluydu ve sıradaki sipariş çoktan gecikmişti. Navigasyon sağdaki sokağa girmesini söylüyordu, önündeki belediye otobüsünün sağına kırıp gaza bastı, kapıya yığılmış yolcuların arasından geçerken birini çantasına çarpıp düşürdü ama durmadı. Kaskı, onu arkasından edilen küfürleri duymaktan korudu. Sağa kırdı, sokağa daldı, burada dahi trafik olduğu için kaldırıma çıkıp ilerledi ve yedinci apartmanın önünde durdu. Bozuk asansöre küfredip altıncı kata tırmandı, müşterinin “Getirmesen de olurdu” kinayesine belki düşük puan vermez diye yumuşak başlı bir özürle yanıt verdi. Sonraki sipariş caddenin diğer tarafındaydı. Merdivenleri koşarak indi, ters yönde giderek sokaktan çıktı, yaya geçidini kullanıp caddenin diğer yönüne geçti, gelmekte olan otobüsün önüne doğru fırladı, motorun ivmesinin ve otobüsün fren ivmesinin kendisini kurtarmayacağını anlayınca sağ şeride kırdı, ama orada da otobüsü sağdan geçmek için hızlanan bir jip vardı. Oğuz’un girişimi yola saçılan dürümler arasında sona erdi. Kalan on bir siparişi gelmeyen müşterinin her biri ayrı ayrı Oğuz’a “bir” puan verdi. *** Mehmet, Oğuz’dan çiğköfte dürümü alıp parasını kredi kartıyla ödedi ve elinde torbayla bilgisayarın başına döndü. Oğuz’un korktuğu gibi siparişi değerlendirmekle uğraşmadı, işi vardı. Paketi açıp dürümden bir ısırık aldı, bilgisayar kamerasının kadrajında görünmesin diye sandalyesinin yanında yere koydu, lokmasını yuttu ve kayda başladı. “Arkadaşlar merhaba, kanalıma hoş geldiniz. Bugünkü bölümde gümüş alalım mı, coinleri satalım mı, Amerika İran’a saldırır mı, saldırırsa altın ne olur bunları konuşacağız…” Bankacılık ve Finans bölümü mezunuydu Mehmet. Babası o çocukken ölmüştü ama annesi sağ olduğu için KYK’dan burs değil, sadece öğrenim kredisi çıkmıştı. Bir yıl önce üniversiteyi bitirdiğinde artık sadece bir diploması değil aynı zamanda hatırı sayılır bir borcu vardı. Şimdi ise geri ödemenin başlayacağı tarih yaklaşıyordu, asgari ücretten fazlasını veren bir iş bulabilmiş değildi ve iki ev arkadaşıyla paylaştığı üç odalı dairenin kirasından payına düşeni verdiğinde geriye kalanla genelde çiğköfte dürüm yese de KYK borcunun yanına bir de kredi kartı borcu birikiyordu. Otobüsle bir saat çeken bir AVM’de, müşterilerin onun aylık maaşı kadar parayı bir takım elbiseye verdiği bir mağazada tezgâhtardı Mehmet. Bunu kendisi de geçmiş zaman kipiyle düşünüyordu çünkü muhtemelen yarın işe gittiğinde son maaştan bu yana çalıştığı günlerin parasını verip ilişiğini keseceklerdi. Bugün takım satın alan bir müşterinin paça boyunu ayarlarken yanlışlıkla toplu iğneyi adamın ayak bileğine batırmış, adam küfür ettiğinde de karşılık vermişti. Bu labirentten kanatsız çıkamayacağını düşünüyordu Mehmet, bu yüzden annesine yalvar yakar bileziklerini sattırmış ve o parayı sermaye yapıp “oynamaya” başlamıştı. Kripto para, değerli maden, döviz, borsa… Bazen kazanıyor, bazen kaybediyor, sermayesini bir türlü kredi borçlarını kapatacak kadar büyütemiyordu. Bir yandan da belki patlar da para gelmeye başlar diye Youtube’da “Boğalar vs. Ayılar” isimli bir “yatırım tavsiyesi değildir” kanalı açmıştı ama pek gelen giden yoktu. “Param yok nasıl ev alırım?”, “Borçlardan bir ayda nasıl kurtulurum?” gibi başlıklarla yüklediği videolar birkaç yüz izleniyordu. Ne var ki Mehmet bu sefer şansının döneceğinden emindi. Kendi izlediği ve güvendiği kanallarda İran savaşının en geç iki güne başlayacağı tahmin ediliyordu ve Mehmet piyasanın bunu doğru fiyatlamadığını düşünüyordu. Yani şu anda altın yüksek görünüyordu ama bombalar düştüğünde daha da yükselecekti. Kanalı pek izleniyor olmasa da Mehmet tedbiri elden bırakmadı, söylediklerine yürekten inanan ve paylaşmaktan heyecan duyan bir tavırla, birazdan alacağı pozisyonun tam tersini önerdi. Videoyu yükledi, dürümünü bitirdi ve annesinin altınlarını satarak elde ettiği sermayenin tamamını altın sertifikalarına yatırdı. Henüz bilmiyordu ama birkaç saat sonra yarısından fazlasını kaybedecekti. *** Annesinin iftar davetini kabul ettiği için bir kere daha kendine kızdı Meriç. Bir saattir trafikteydi ve yollar boş olsa on beş dakikada gideceği yolun daha yarısına gelememişti. Tutucuya astığı telefonda navigasyonu kapatmış, video izliyordu. Fazla takipçisi olmayan bir “yatırım tavsiyesi değildir” kanalının yeni videosuna takılmıştı; öneriler saçma sapandı ama adamın tipi bir yerden tanıdık geliyordu. O sırada penceresinin yanından bir kurye motoru geçti, sağa kırıp tamponunu neredeyse sıyırdı, tekrar sola kırıp önündeki belediye otobüsünün sağına daldı. “Neredeyse sürtecekti #%@” diye arkasından küfür etti Meriç, sonra videoyu değiştirdi. Aklı hafta başında yapılacak performans görüşmesindeydi. Bu görüşmede terfi alıp almayacağı belirlenecekti. Şirketteki performansı kadar kariyer hedefleri de konuşulacaktı ve Meriç en geç iki yıl içinde insan kaynakları direktörlüğünü gözüne kestirmişti. Görüşmede sadece genel müdür yardımcısı değil insan kaynakları direktörü de olacaktı ama umrunda değildi. Şirketin bu departmanı iyi yönetilmiyordu, personel giderleri çok yüksekti, herkes günün çoğunu laklak ederek boş geçiriyor ve buna rağmen şirket hakkında sürekli kötü konuşuyordu. Kurumsal aidiyet yerlerde sürünüyor, insanlar birbiriyle açık açık başka şirketlere yaptıkları iş başvurularını konuşuyordu. İş süreçlerinin yapay zekâ entegrasyonu gerçekleştirilse bütün şirkette üçte bir, bazı departmanlarda yarı yarıya tasarruf yapılabilirdi. Böyle olduğunda geride kalanların ücretleri de yükseltilebilir, her biri birer iç müşteri olan çalışanların memnuniyeti iyileştirilebilirdi. Aklı daldan dala atlamaya başladı, söyleyeceklerini düşünürken aklına görüşmede giymek için aldığı takım elbisenin fiyatı geldi. Altı takside bölündüğünde bile bütçesinde bir gedik açmıştı takım, üstüne bir de ahmak tezgâhtar paça boyunu ölçerken iğneyi bileğine batırmış, Meriç de küfrü basmıştı. Adam özür dileyeceğine diklenmiş, neyse ki mağaza müdürü araya girmişti. Meriç günün sonraki yarısını markanın mümkün olan tüm müşteri ilişki hatlarına şikâyet yağdırarak geçirmiş, ayrıca beş yüz takipçili Twitter hesabından şirketi “menşınlayarak” olayı anlatan bir flood yazmıştı. Pazar günü takımı teslim almaya gittiğinde adam hâlâ oradaysa, aynı şeyleri tekrar yapacaktı. Meriç takıma saydığı paranın boşuna masraf olduğunu henüz bilmiyordu. İnsan kaynakları direktörü patronun karısının yirmi yıllık manikürcüsünün kızıydı. Meriç’in eleştirilerini büyük bir olgunlukla ve güler yüzle karşılayacak, önerilerinin tümünü başını sallayıp doğru yerlerde cesaretlendirici sorular sorarak not edecek ve harfiyen uygulayacaktı. Zaten şirket bir masraf kısma dönemine giriyordu ve ilk tasarruf edilen personel giderlerinden biri Meriç’in maaşı olacaktı. *** Bu öyküdeki insanların her biri gündelik hayatta diğerlerini düşman zannediyor ve gerçek düşmanın farkında değil. Hepsi birer işçi ama sorsanız Oğuz kendisini “esnaf”, Mehmet “yatırımcı”, Meriç “yardımcı direktör” olarak tanıtır. Her biri her gün koşuşturarak, çabalayarak bir yandan kendilerinden daha zengin birinin daha da zengin olmasını sağlıyor, diğer yanda gündelik hayatı hem kendileri hem de bütün diğer emekçiler için daha karmaşık ve zor hale getiriyor. Böyle yapıyor, kendilerine ezberletilen hareketleri tekrarlıyorlar; çünkü başka ne yapabileceklerini bilmiyorlar. Ve her biri, içinde dolanıp durduğu labirenti çıkılmaz kabul ettikçe, duvarlarını yıkılamaz belledikçe, oyunun kurallarına uydukça çürüyor. Çürüyor, çünkü insan ruhu bu kadar yalnızlığı, bencil hesapçılığı, sonuçsuz kalmaya mahkûm debelenmeyi kaldırmaz. Oyunun bu denli çirkin olmasının sebebi kuralları koyanlar kuşkusuz, ama o kuralları benimseyen, “köşeyi dönmek” için canla başla uygulayan ve eylemlerinin kendileri gibi sıradan insanlar açısından sonuçlarını düşünmeden yaşayanlar insanlığın içinde debelendiği bataklığı oluşturmuyor ama derinleştiriyor. İşçiler kendi sınıflarından kaçtıkça, işçi olmayayım da ne olursam olayım diye çabaladıkça işçi sınıfı silikleşiyor. O silikleştikçe de karanlık artıyor. Oysa belki biri dürüm getiriyor, biri paça düzeltiyor, biri hesap yapıyor ama hepsi birlikte, her gün dünyayı yeniden yaratıyor. Her biri tek tek yok sayılabilir, hor görülebilir, yerine bir başkası konabilir; ama bir arada olduklarında dünya onlarsız yapamaz. Bu yüzden onlar çürüdükçe dünya çürüyor ve onlar dirildiğinde, dünya da dirilip yepyeni biçimde, baştan doğacak.