Robert McChesney, Nisan 1999 tarihli Monthly Review’da Noam Chomsky’ye övgü niteliğinde bir yazı kaleme alır. McChesney, Massachusetts Institute of Technology’de profesör olan Chomsky’yi (a) neoliberalizme karşı demokrasi mücadelesine öncülük etmekle, (b) “kapitalizmi demokrasiyle eşitlemenin saçmalığını” göstermiş olmakla ve (c) medyanın egemen sınıfla olan işbirliğini ilk ortaya koyan kişi olmakla tanımlar. Bana kalırsa bu alanların birçoğunda öncülük payesi, Chomsky’nin önemli ve kuşkusuz takdir edilmesi gereken katkılarından çok daha önce mücadele veren Marksist yazar kuşaklarına ve diğer ilerici düşünürlere aittir. Asıl önemli olan mesele, Chomsky’nin siyasal yönelimidir. McChesney, Chomsky’nin “bir anarşist ya da belki daha doğru bir ifadeyle özgürlükçü bir sosyalist olarak nitelendirilebileceğini” söyler. “Özgürlükçü sosyalist” oldukça kapsayıcı bir tanımlamadır; güvenli bir biçimde her iki tarafa da göz kırpar. Elbette buradaki muğlaklık McChesney’e değil, Chomsky’nin kendisine aittir. Bildiğim kadarıyla Chomsky, anarşist-özgürlükçü-sosyalist ideolojisinin açık ve tutarlı bir açıklamasını hiçbir zaman sunmamıştır. Yani bu ideolojinin örgütlü siyasal mücadelede ya da somut bir toplumsal inşa sürecinde nasıl vücut bulacağını bize hiç anlatmamıştır. McChesney, Noam Chomsky’nin “Komünist ve Leninist siyasal devletlerin ve partilerin ısrarlı bir muhalifi ve eleştirmeni” olduğunu söyler. Buna şunu eklemek gerekir ki, bir “eleştirmen” olarak Chomsky, mevcut Komünist partiler ve devletler üzerine hâlâ sistematik bir eleştiri ortaya koymuş değildir. (Gerçi bunu yapanların sayısı da pek fazla değildir.) Aşağıda Chomsky’nin Komünizm ve Leninizm konusundaki görüşlerinden bazı örnekler yer almaktadır: Chomsky, Perception dergisinin Mart/Nisan 1996 sayısında yayımlanan bir söyleşide şunları söyler: “Şirketlerin yükselişi, aslında faşizm ve bolşevizmi ortaya çıkaran olguların bir tezahürüydü; her ikisi de aynı totaliter topraktan filizlendi.” Orwell ve pek çok burjuva kanaat önderi ile akademisyen gibi Chomsky de Komünizm’i ve faşizmi totaliter ikizler olarak ele alır; her ikisine ilişkin sınıfsal bir analiz sunmaz. Yalnızca ikisinin köklerinin de günümüzdeki şirket egemenliğinde olduğunu ileri sürmekle yetinir. Chomsky, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından dört yıl sonra, Z dergisinin Ekim 1995 sayısında, “kitlesel halk hareketlerinin sırtına basarak iktidara yükselmeye” çalışan ve ardından “halkı boyun eğmeye zorlayan” “sol entelektüeller” konusunda bir uyarı yapar. Chomsky’ye göre, “Başlangıçta temelde Kızıl bürokrasinin bir parçası olacak bir Leninist olarak yola çıkarsınız. Daha sonra iktidarın bu yolla elde edilmediğini görürsünüz ve çok kısa sürede sağın bir ideoloğu haline gelirsiniz. Bunu şu anda Sovyetler Birliği’nde görüyoruz [sic; özgün metinde böyle]. İki yıl önce komünist haydutlar olan aynı kişiler, bugün bankaları yönetiyor, coşkulu serbest piyasa savunucuları haline geliyor ve Amerika’yı övüyorlar.” Noam Chomsky hakkında çekilen Rebel Without a Pause (2003) isimli belgeselin afişinde New York Times gazetesinin Chomsky’yi tanımlarken kullandığı “Tartışmasız günümüzün en önemli aydını” ifadesi var. Sözcük seçimi ve tarihsel bağlamdan kopuk kabalığıyla bu ifade gerçekten de hayret vericidir. Leninist “komünist haydutlar”, iktidara geldikten sonra “çok kısa sürede” sağa savrulmuş değildir. Yetmiş yılı aşkın bir süre boyunca, Batılı kapitalist güçlerin ve Nazi saldırılarının yarattığı muazzam baskı altında Sovyet sistemini ayakta tutmak için mücadele etmişlerdir. Elbette SSCB’nin çözülüşe yaklaştığı son dönemde Boris Yeltsin gibi pek çok isim kapitalizmin safına geçmiştir; ancak diğer bazı Kızıllar serbest piyasa saldırılarına karşı direnmeye devam etmiş, bu direnişin bedelini de ağır bir biçimde ödemiştir. Nitekim 1993’te Yeltsin’in Rus Parlamentosu’na yönelik şiddetli saldırısında pek çoğu yaşamını yitirmiştir. Yukarıda anılan Perception söyleşisinde Chomsky, Leninizm hakkında utanç verici derecede cahilce bir başka yorum daha yapar: “Batılı ve Üçüncü Dünya aydınları, Bolşevik karşıdevrimine [sic; özgün metinde böyle] ilgi duydular; çünkü Leninizm nihayetinde radikal aydınların devlet iktidarını ele alma ve ülkelerini zor yoluyla yönetme hakkına sahip olduğunu söyleyen bir doktrindir ve bu fikir aydınlara oldukça cazip gelir.” Burada Chomsky, Leninistlere dair yaptığı acımasız tasvirine, bir de acımasız aydınlar karikatürü ekler. Onların istediği şey açlığa son verecek bir iktidar değildir; onlar yalnızca iktidar açlığı çekmektedir. Chomsky, Powers and Prospects (1996) adlı kitabında, Komünizmin bir “canavar” olduğunu ve Doğu Avrupa ile Rusya’da “tiranlığın çöküşünün”, özgürlük ve insan onuruna değer veren herkes için “sevinç vesilesi” sayılması gerektiğini ileri sürerken neredeyse Ronald Reagan’ın dilini konuşmaya başlar. Bunu Gorki Parkı’ndaki aç emeklilere ve cinsel sömürüye maruz bırakılan çocuklara söyleyin. Özgürlüğe ve insan onuruna en az herkes kadar değer veriyorum; ancak ben burada sevinecek bir şey göremiyorum. Post-komünist toplumlar bu değerler açısından bir net kazanım sunmamaktadır. Aksine, tanık olduğumuz şey eski Sovyetler Birliği coğrafyasında haydut kapitalizminin büyük bir zaferi, dünya çapında en gerici kapitalizm biçimlerinin ve ekonomik eşitsizliğin güçlenmesi, emperyalist saldırganlığın vicdansız ve dizginsiz biçimde artması ve devrimci kurtuluş mücadeleleri açısından ciddi bir gerilemedir. Noam Chomsky, eşi Valeria Wasserman ve Jeffrey Epstein Chomsky siyasal açıdan az gelişmiş olduğu gibi, solda yer alan ve “Şirketler Amerikası”na yönelik eleştirel görüşlerini politik dünyaya dair tüm ideolojik kavrayışlarının yerine koyan pek çok kişi de aynı şekilde az gelişmiştir. İster özgürlükçü anarşist, ister özgürlükçü sosyalist, ister anarşist-sendikalist-sosyalist ya da sadece anarşist olarak tanımlansın; Chomsky hem gençler hem de artık genç olmayanlar arasında geniş bir etki uyandırmaktadır. Çünkü örgütlü mücadeleye ilişkin zor soruların tamamından ustalıkla kaçınabilmektedir: Devrimci bir yolun aranması, kitlesel bir direnişin inşa edilmesi ve sürdürülebilmesi, kapitalist karşıdevrimci saldırılara karşı kendini savunabilecek silahlı sosyalist devlet iktidarının inşasının zorunluluğu gibi meselelerden; ayrıca Komünist devrimci ülkelerin ve müttefiklerinin yaşadığı tüm yan sorunlardan -sorunlar, suistimaller, hatalar, kazanımlar, yenilgiler ve suçlardan- bilinçli olarak uzak durmaktadır. Troçkistler hakkında eskiden söylenenler, Chomsky’ciler için de büyük ölçüde geçerlidir: Başarıya ulaşanlar dışında neredeyse her devrimi desteklerler. (Küba bu açıdan bir istisna olabilir; Chomsky, var olan ya da bir dönem var olmuş komünist ülkelere yönelttiği dolaylı eleştirilerde bu ülkeyi çoğu zaman anmadan geçer.) Çoğu zaman, örgütlü işçi sınıfı mücadeleleri ve öncü partiler, soldaki pek çok kişi (Chomsky dahil) tarafından “Stalinist” diye bir kenara itilir. Bu, anlamı özellikle belirsiz bırakıldığı için daha da kullanışlı hâle gelen, takıntılı biçimde başvurulan bir yaftadır. Ya da “Leninist” denir; ki bu da Chomsky’nin, gerçekten devlet iktidarını ele geçirmiş ve iktidarda kalabilmek için Batı’ya karşı mücadele etmiş Komünist hükümetler ve hareketler için kullandığı örtük bir adlandırmadır. Ona buna etiket yapıştırmaya çalışılırken, söz konusu ülkelerin ve hareketlerin Batılı emperyalistler tarafından maruz bırakıldığı yıkıcı saldırılar bütünüyle göz ardı edilmektedir. Mevcut ya da geçmişte var olmuş Komünist iktidarların gelişimi üzerinde kapitalist karşıdevrimci gücün yarattığı yıkıcı etki neredeyse hiç hesaba katılmamaktadır. Oysa Komünistlerin ve müttefiklerinin bir dönem boyunca dizginlemeyi başardığı uluslararası kapitalizmin yıkıcı sonuçları, bugün giderek daha açık ve görünür hale gelmektedir. Michael Parenti Sınıf iktidarı ve sınıf mücadelesine dair diyalektik bir kavrayıştan yoksun oldukları için, Chomsky ve benzerleri Batı dünyasını -özellikle de ABD’yi- kuşatan ideolojik antikomünizme karşı eleştirel bir savunma geliştirememektedir. Bu nedenle Chomsky, şirketlerden söz ederken Ralph Nader kadar yerinde ve güçlü tespitler yapabilirken; mevcut komünist hareketler ve toplumlar hakkında konuştuğunda herhangi bir sağcı yorumcudan farksız bir noktaya savrulabilmektedir. Sonuç olarak, Noam Chomsky’nin görüşlerini koşulsuz biçimde yücelten McChesney’e katılmam mümkün değildir. Chomsky, şirketleri teşhir etmeyi iyi beceriyor; ama Komünizm ve Leninizm üzerine konuşmaya başladığında, hayal kırıklığı yaratacak derecede yüzeysel, aceleci ve kimi zaman anlaşılması güç şeyler söylüyor. Solun “önde gelen figürü”nden bundan daha iyisini beklemek hakkımızdır.