Sermaye, bölücülük ve emperyalist sızma

“Allahsız işçi sınıfı iktidarlarını yerle bir ettikten sonra yine eski günlere dönmeliyiz. Dinimizi yüceltmeliyiz, yeni topraklar ele geçirmeliyiz, sömürgelere sahip olmalıyız. Başkan Trump ve Amerika Birleşik Devletleri şimdi sizinle birlikte bunu yeniden gerçekleştirmek istiyor.” Geçtiğimiz Şubat ayının 14’ünde Münih Güvenlik Konferansında konuşan ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio özetle böyle buyuruyordu. Kanlı dünya savaşlarının öncesinde tam da dönemin en önemli devrimci lideri Lenin’in analiz ettiği şekilde azgınlığının doruğundaki emperyalizmin söylemlerini ne kadar da çağrıştırıyor. Soğuk Savaş döneminin ardından gemi azıya alan emperyalizm, ikinci Trump dönemiyle beraber yeni bir evreye girmiş durumda. Köpeksiz köyde değneksiz gezen Rubio, lafı hiç evirip çevirmeden emperyalist merkezlerin muradını dile getirmiş oluyor. Rubio, galibiyet sarhoşluğu olarak tanımladığı SSCB sonrası dönemde düşürdükleri gardlarını yeniden aldıklarını, demokratik hür dünya masallarına artık karınlarının tok olduğunu söyleyerek yeni dönemde geçer akçenin orman kanunu olduğunu ilan ediyor. Merkezileşme-Parçalanma diyalektiği Tekelleşen finans sermayesi, silah üreticileri, petrol tekelleri ve küresel dev şirketlerin koalisyonu ile eşgüdüm halinde hareket eden emperyalist merkezler hiçbir verimsizlik veya kaçak ortaya çıkmayacak şekilde merkezi şekilde hareket etmeye gayret ediyorlar. Nihai amaç asla akıldan çıkmadan, Ukrayna’dan Gazze’ye, İran’dan Çin’e kadar bütünlüklü bir plan uygulanmaya çalışılıyor. 1960’lı, 70’li yıllarda sermaye iktidarı, Türkiye’deki antiemperyalist direnci doğrudan hedef alıyordu. Öte yandan bu planın uygulanması özne-nesne diyalektiği açısından bakıldığında parçalanmış egemenlikler, parçalanmış coğrafyalar, parçalanmış halklar gerektiriyor. Emperyalizmin sermaye ihracı faaliyetlerinin pürüzsüz olabilmesi için söz konusu ülkenin toplumsal yapısının, hukuk sisteminin, egemenlik anlayışının emperyalizmle uyumlu olması gerekiyor. Türkiye kapitalizmi: Bağımlılık mı entegrasyon mu? Emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi vererek var olmayı başaran genç Türkiye Cumhuriyeti, kapitalist üretim ilişkilerinin devam etmesine engel olmadı. Devletçi ekonomi politikaları izlenen dönemin ardından İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle beraber Batı dünyasıyla ilişkiler yeni bir evreye girdi. NATO ittifakına girmek için Kore Savaşı’nda ödenen diyetle aralanan kapı, Marshall Yardımı, Amerikan üsleri ve yabancı şirket temsilcilikleriyle ardına kadar açıldı. İlk kuruluş yıllarındaki kamucu anlayış yerini azami kâr güdüsüne bıraktı. Doğal olarak bu tercih, patron çıkarının ülke çıkarının önüne geçmesine yol açtı. Vehbi Koç 1928 yılında Ankara’da Amerikan Ford Motor Company bayisi olarak başlattığı ilişkiyi bahsettiğimiz yeni dönemde geliştirerek emperyalist merkezlerle kapitalist bütünleşmenin nasıl olması gerektiğini bizzat uygulayarak gösteriyordu. Türkiye sermaye sınıfı özellikle 1970’li yıllarda uluslararası finans bağları ve ithalata bağımlı üretim yapısıyla büyüme peşinde oldu. İşçi sınıfı hareketinin rüştünü ispatladığı bu dönemde hep “kökü dışarıda” olmakla itham edilen sosyalistler ve komünistlerin aksine, sınıfsal aidiyetleri gereği işbirliği içinde oldukları emperyalist merkezlerle bağları üzerinden “kökü dışarıda” olan, bulundukları ülkenin çıkarlarını değil, kârlarını düşünen hep sermaye sınıfı olageldi. Gümrük Birliği: Sermaye lig atlıyor 12 Eylül’le birlikte darbe rejiminin düzlediği toplumsal yapı sermayenin ülkede kolayca at koşturması için gerekli altyapıyı sağladı. Örgütsüz, atomize, sindirilmiş, grev hakkı elinden alınmış işçi sınıfı 24 Ocak Kararlarıyla gündeme gelen vizyonun uygulanmasına engel olamadı. Turgut Özal tarafından uygulamaya konan ve kamu mallarının yağmalanmasına, uluslararası tekellerle ortaklıklar kurulmasına dayanan yeni düzen yolunda ilk adımlar silah sanayisinde atıldı. 1980’li yılların başından neredeyse 2000’li yıllara gelinceye kadar süren bu dönemde emperyalist merkezlere verilen teminatlar ve kâr garantisi karşılığında teknoloji transferi, ortak şirketler, karşılıklı işbirliğini içeren offset anlaşmaları uygulandı. Emperyalizm açısından kazanılan inanılmaz kârın dışında NATO standardizasyonu ile Türkiye Silahlı Kuvvetleri de teknolojik olarak bağımlı hale getiriliyordu. Bu aşamada ilk olarak kurulan yabancı ortaklı silah şirketi TUSAŞ (TAİ) oldu. 1984 yılında Amerikan Lockheed Martin ve General Electric ile kurulan ortaklık modeli lisans altında sınırlı şekilde projelendirilen F-16 savaş uçağı üretimine odaklandı. Bunun dışında TEİ, F-110 motorlarının üretimi için General Electric ortaklığıyla kuruldu. 1988 yılında kurulan FNSS Savunma Sistemleri ise İngiliz BAE Systems ile birlikte zırhlı muharebe araç üretimine başladı. 1975 yılında kurulmuş Aselsan ise bu dönemde Amerikan Raytheon ve Alman Siemens ile proje bazlı işbirliğiyle haberleşme, radar ve elektronik alanında uzmanlaştı. MKE ise özellikle Alman Heckler & Koch ile yaptığı lisans anlaşmalarıyla hafif silah ve mühimmat üretiminde önemli adımlar attı. Bu gelişmeler yaşanırken atılan Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği anlaşması adımı Türkiye kapitalizminin Avrupa sermayesiyle entegrasyonunda önemli bir eşik oldu. Üretim araçlarında teknolojik avantajı elinde bulunduran Avrupa sermayesi, Türkiye pazarına tartışmasız şekilde egemen oldu. İç piyasadaki üretimle karşılaştırıldığında daha ucuz ve kaliteli ürünler yerli üreticilerin tasfiye edilmesini sağladı. Yıkımdan ancak büyük sermaye grupları emperyalist merkezli şirketlerle ittifak yaparak kârlı çıktı. Getirilen son teknoloji üretim araçları, verimliliği artıran teknik uygulamalar sayesinde esnek çalışma standart hale geldi. Otomotiv, beyaz eşya başta olmak üzere bir dizi sektörde üretim altyapısına “ince ayar” yapıldı. Türkiye kapitalizmi uluslararası işbölümüne hizalandı, kendi pazarını teknoloji yoğunluğu daha yüksek ürünlerde uluslararası sermayeye açarken mühendislik de dahil ucuz emekgücü avantajının öne çıktığı ürün gruplarında Avrupa başta olmak dış pazar olanakları yakaladı. En belirgin örneği otomotiv olmak üzere ekonomik segment araçlarda üretim kapasitesi ve ihracat artarken iç pazar uluslararası otomotiv tekellerinin istilasına uğradı. İşçi sınıfının sömürü düzeyinin arttığı yeni sistemde Türkiye yabancı şirketlerin üretim üssü haline geldi. Emperyalizmin bölücü yönü, devletlerin sınırlarını parçalamaktan öte emekçi halkın kolektif siyasal bilincini, özne olma yetisini parçalar. Türkiye kapitalizmi bu süreçte mağdur değil, sürecin bizzat uygulayıcısıdır. Bu dönemde yola General Electric lisanslarıyla başlayan Arçelik, Avrupa standartlarına uyum sağladı, bölgeye ihracata başladı. Benzer şekilde Vestel Avrupa’ya orijinal ürün ihraç eder hale geldi. Bununla birlikte sürece halihazırda Amerikan Ford Motor Company ile ortaklık halinde giren Otosan, otomotiv ihracatının lokomotifi haline geldi. Tofaş firması da Avrupa ile entegre üretim modelini hayata geçirerek büyüdü. Bununla beraber Avrupa pazarına hamle yapmak isteyen Toyota gibi otomotiv devleri Marmara Bölgesine yatırım yaparak burayı Avrupa’ya ihracat üssü olarak değerlendirdi. Bu büyük yatırımlarla beraber gelişen tedarik zinciri ve yan sanayiler eliyle işçi sınıfı üzerindeki baskı artarken, bölgesel eşitsizlikler derinleşmeye başladı. Devlet eliyle bu ortak yatırımlara kamu kaynakları aktarılırken emekgücü sömürüsü yoğunlaştı, ayakta kalan büyük sermaye grupları inanılmaz kâr seviyelerine ulaştı. Kazanan sektörler arasında yer alan tekstil ve hazır giyim sektörü de yoğun sömürünün kural haline geldiği sektörlerin başında geldi. 2000’lere AKP’nin yürütücülüğünü yaptığı özelleştirmeler ve uluslararası sermayeye açılan yeni alanlar damgasını vurdu. 2005 Türk Telekom özelleştirmesinde kamu bankalarından aldığı krediyle ödeme yapan Öger Telecom kurumu yağmaladıktan sonra piyasadan çekildi. Aynı yıl özelleştirilen Tüpraş, Koç Holding denetimine geçti. Koç Grubu böylece ülkedeki en kârlı sanayi şirketlerinden biri haline geldi. Erdemir de aynı yıl OYAK Grubuna satılırken, Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesi adeta bir holding yapısına bürünüyordu. 2008 yılında özelleştirilen Petkim Azeri sermaye grubu SOCAR’a devredilirken aynı yıl TEKEL sigara kısmı British American Tobacco grubunu tütün alanında tekel haline getirdi. Ayrıca, kamunun elinde olan elektrik dağıtım işleri Limak, Cengiz, Sabancı ve Aksa enerji gruplarına satılıyor, altyapı ve enerji sektöründe yeni devler oluşturuluyordu. Kapitalizmin geliştiği, sömürünün ve eşitsizliklerin yoğunlaştığı bu dönemi emperyalizmden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Bu sürece eşlik eden en önemli dinamiklerden biri iç ve dış göç dalgaları oldu. 1990’larda boşaltılan köylerden metropollere akan Kürt yoksulları, 2000’lerde tarımın tasfiyesinin kırdan kente akıttığı milyonlar, 2010’larda Suriyeliler başta olmak üzere emekgücü havuzunu genişleten göçmenler… Demokrasi, özgürlük rüzgarları arasında Türkiye’nin bir sömürü cehennemine dönüşmesi emperyalist aktörlerle sermaye sınıfının ortak yapımı oldu. Türkiye kapitalizminin emperyalist entegrasyonla birlikte düşünülmesi gereken gelişimi devletin “sıvılaşması” veya “gevşetilmesi” sonucunu da beraberinde getirdi. Emperyalizmin bölücülüğü: İşçilerin bölünmesi Teknolojik gelişmeleri kendi lehine kullanan sermaye düzeni öncelikle kapitalizmin asla sorgulanmayacak bir düzen olduğunu kabul ettirerek başlar işe. Bu yaklaşıma göre tarihte görülmüş işçi sınıf iktidarları tamamen birer anomali, dehşete düşülmesi gereken başarısız toplumsal deneyimlerdir. İnsan bencildir ve asla toplumsal adalet, eşitlik gibi kavramların cazibesine kapılınmamalıdır. Aslolan atölyede, iş yerinde, ofiste yanındaki kişiyi rakibin olarak görmek, onun üzerine basarak yükselmek, gemisini kurtaran kaptan olmak, ne yolla olursa olsun zenginleşmektir. Kapitalizm insanların kendilerini eşit yurttaşlar olarak değil, şımarık prensler ve prensesler olarak görmesini ister. Herkes çok özeldir, her türlü kimliğiyle diğerinden farklıdır ve bu farklılık ne olursa olsun öne çıkarılmalıdır. Üretim araçlarının mülkiyetine dayalı bir ayrımdan ziyade, kimlikleri üzerinden ayrılan emekçi sınıf katmanları tam istedikleri formüldür. Sınıf çöpe atılır, kimlik siyaseti öne çıkarılır. Böylece devletler arası ilişkiler düzeyinden başlayan bölünme bireye kadar iner ve süreç tamamlanmış olur. Emperyalizmin bölücü yönü, devletlerin sınırlarını parçalamaktan öte emekçi halkın kolektif siyasal bilincini, özne olma yetisini parçalar. Türkiye kapitalizmi bu süreçte mağdur değil, sürecin bizzat uygulayıcısıdır. Bugün “sıvılaşan” devlet öngörüsü, sermayenin uluslararası hareket alanının önündeki engelleri kaldırırken, toplumun ortak hareket etme yetisinin siyasal altyapısı ortadan kaldırılmaktadır. Buna karşı verilecek yanıtın bütünlüklü, kamudan yana ve sınıf temelli bir siyasal hattın örülmesiyle mümkün olduğu çok açıktır.