2008 krizi sonrası Keynes yazını üzerine notlar: Keynes sosyalist miydi?

İktisatçı Edward Fuller’ın yukarıdaki soruyla aynı başlığı taşıyan 2019 tarihli akademik makalesi İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in pek su yüzüne çıkmamış notlarından hareketle sorunun cevabının evet olduğunu savlıyordu. Liberalizmin en sağ yorumlarından birini benimsemiş olan yazar önemli bir tartışmayı canlandırıyor ve istemeden de olsa Sovyetler Birliği’nin 20. yüzyıla vurduğu damgayı hatırlatıyordu. 20. yüzyılın belki de en önemli iktisatçısı olan Keynes 2008 Krizi sonrasında yeniden ilgi görmeye başladı ve hakkında birçok yeni çalışma yayımlandı. Robert Skidelsky’nin Üstadın Dönüşü (2009), James Crotty’nin Keynes Kapitalizme Karşı (2019) ve Bill Dunn’ın Keynes ve Marx (2021) başlıklı kitapları öne çıkanlardan. Yayımlanan çalışmaların kimisi onun eserlerinden ve notlarından keşfedilmemiş teoriler çıkartmaya çalışıyor, kimisi onda bir sosyalist arıyor ve kimisi de onu Marx’la uzlaştırmaya çalışıyordu. Bu çerçevedeki çalışmaların ortak özelliği 1980’lerde başlayan ve Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle hızlanan gerici dönemde heterodoks diye tabir edilen kimi iktisatçıların kapitalizm içi arayışlarını yansıtmasıydı. Fuller'in makalesi Donald Trump’ın kendini liberal, demokratik sosyalist diye tanımlayanları sosyalist/komünist diye aynı çuvalın içine tıktığı bir dünyada Fuller’ın iddiası şaşırtıcı değil. Fuller, ana akım iktisat için bile “aşırı sağ” olan ve heterodoks iktisat kategorisine dahil edilen Avusturya Okulu’nun takipçisi. Fuller’ın, sosyalizmle ilişkilendirerek Keynes’i “lekelemeye” çalıştığı aşikâr. Bununla birlikte Fuller’ın makalesinde ortaya döktükleri önem arz ediyor. Makaleyi irdelemeden önce yöntemsel bir not düşelim. Dünyanın önemli sarsıntılardan geçtiği dönemlerde yaşamış olan entelektüellerin düşünce hayatlarında kırılmaların, savrulmaların, esintilerin olması anlaşılır bir durum. İki dünya savaşını, Ekim Devrimi’ni, Büyük Buhran’ı yaşamış olan Keynes’in farklı dönemlerdeki notlarının ve yayımlanmış eserlerinin arasında önemli açılar olması da. Lakin siyasi konumu, çalışmalarının varsayımları, doğrultusu ve amacı düşünüldüğünde işçi sınıfının safında olan, kapitalizmin yıkılıp sosyalizmin kurulmasını savunan bir Keynes’in hiçbir zaman var olmadığını söyleyebilmek için notlarını eşelemek gerekmiyor. Fuller makalesinin Keynes’in sosyalizm üzerine olan görüşlerini aktardığı bölümünde onun 1907 itibariyle bir sosyalist olduğunu iddia ediyor. Buna kanıt olarak da Skidelsky’nin Keynes biyografisinde alıntılanan “Bernard Shaw dün gece hepimizi sosyalizme ikna etti” cümlesini gösteriyor. Fuller haklı olarak Skidelsky’nin bu pasaj hakkında hiçbir yorum yapmadığını, Keynes’in o dönemde Cambridge Üniversitesi Fabian Topluluğu’nun ilk üyelerinden biri olmasına rağmen o gece Fabian liderlerinden Shaw’un konuşmasını dinlediğinden hiç bahsetmediğini belirtiyor. Fabian Topluluğu, 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve sosyal demokrat İşçi Partisi’yle (İP) organik ilişkileri olan reformist bir hareketti. İlginçtir ki Fuller’ın argümanlarına aksi yönde bir alıntıyı, ABD’deki Mises Enstitüsü’nün blogunda yine kendisinin yazdığı 2020 tarihli bir yazıda okuyoruz. Fuller’ın Keynes’in 1906-1913 arasında emperyalist olduğunu iddia ettiği yazıda onun üniversite yıllarındayken söylediği şu cümleyle karşılaşıyoruz: “Biz emperyalistler… İngiliz yönetiminin adalet, özgürlük ve refahı artıracağına inanıyoruz.” Fuller’ın Keynes’i 1907 itibariyle sosyalist, 1906-1913 aralığında ise emperyalist ilan etmesi çelişkili ama bu çelişki yalnızca onun değil. Bunun bir sebebi genç Keynes’in arayışlarıysa, daha önemli bir sebebi antiemperyalist olmayan bir solun olabileceği fikri. Liberalizmin en piyasacı yorumlarından Avusturya Okulu’nu benimseyen Edward W. Fuller (Üstte) ve Keynes ile ilgili görüşlerini paylaştığı bir başka blog yazısında kullanılan görsel. Keynes ve Sovyetler Birliği Fuller makalesinin devamında Keynes’in sosyalist olduğunu ifade ettiği birçok pasajı alıntılıyor. Keynes’in 1917 Mart’ında yazdığı bir mektupta Rusya’dan gelen haberlerin kendisini heyecanlandırdığını ifade ettiği bir cümleyi paylaşıyor. Ekim Devrimi’nden sonra “Bana açık olan tek yol, coşkulu bir Bolşevik olmaktır” diyen Keynes’in ifadeleri, onu hiçbir zaman işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinin saflarına taşımayacak olsa da o Sovyetler Birliği’ni iki defa ziyaret edecekti. Fuller makalesinde, McCarthy’ci bir refleksle Keynes’in, Sovyetler Birliği’nin Yabancı Ülkeler ile Kültürel İlişkiler Derneği’nin Birleşik Krallık’ta temasta olduğu Britanya Milletler Topluluğu ve SSCB Halkları Arasında Kültürel İlişkiler Derneği’nin kurucu başkan yardımcısı olduğunu ve 1944 itibariyle bu görevde olduğunu gösteren iki belge paylaşıyor. Bu belgeler Keynes’i sosyalist yapmasa da Sovyetler Birliği’nin meşruiyetini ve nüfuzunu ortaya koyuyor. Bretton Woods’ta Sovyetler Birliği heyetinin bir kısmı Keynes’in Rus eşi Lydia Lopokova ile sohbet ediyor. Lopokova, konferansta çevirmenlik de yapmıştı. Fuller'in zorlamaları ve sosyalizmin Marksist tanımı Bu noktada Marksist anlamda sosyalizmin tanımını hatırlamak gerekiyor. Fuller Keynes’in özel yatırımların devlet kontrolünde gerçekleştirilmesi gerektiğine dair ifadelerini referans göstererek onun sosyalist olduğunu savlıyor. Yazar, özel sektör yatırımlarının devlet güdümünde olmasının üretim araçlarının devlet mülkiyetinde olmasıyla aynı kapıya çıktığını ifade ediyor. Oysaki Fuller’ın tanımında ne devletin sınıfsal karakterine ne de üretim araçlarının hangi sınıfın mülkiyetinde olduğuna değiniliyor. Marx bir mektubunda sınıf mücadelelerinin analizine olan kendi katkısını şu üç maddede özetliyor: “(1) Sınıfların varlığının yalnızca üretimin belli tarihsel gelişim evrelerine bağlı olduğunu, (2) Sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götüreceğini (3) Bizzat bu diktatörlüğün bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten ibaret olduğunu göstermek.” Bu tanıma göre sosyalizmin kurucu öznesi işçi sınıfıdır ve sosyalizmin işçi sınıfının eseri olması üretim araçlarının kolektif mülkiyeti anlamına gelir. Bunun önemi ise, sermaye sınıfının elinde değişim değeri üretmek ve sermayedarlar için sermaye biriktirmek için kullanılan üretim araçlarının, işçi sınıfının kolektif mülkiyetinde toplumsal ihtiyaçları karşılamak (kullanım değeri üretmek) için kullanılacak olmasıdır. Keynes’in özel yatırımların kontrolüne dair argümanlarının ise bu tanımla bir ilgisi yok. O, Büyük Buhran sonrasındaki arayışları içerisinde özel sektör yatırımlarını yönlendirmenin ve artırmanın istihdam ve üretim sorunlarına deva olacağını düşünüyordu. Özel yatırımlar yetersiz kaldığında devlet yatırımlarının alternatif olacağı fikri de ona aitti. Keynes özel yatırımlardan elde edilen kârların hangi sınıfa ait olduğuyla ilgilenmiyordu. Her ne kadar Fuller Keynes’in Marksist olmayan bir sosyalist olduğunu belirtse de Marx öncesi ütopik sosyalistlerin referans alınamayacağı ortadayken bu ifadenin sosyalizmi kurma fikrinden çoktan kopmuş olan sosyal demokrasi dışında bir karşılığı yok. Büyük Buhran’da işsiz kalan işçilerin, 1931 yılında İngiltere Manchester’da düzenlediği büyük yürüyüş. Keynes’in en önemli eseri Genel Teori’nin basılmasından beş yıl önce. Sınıfların ve emperyalizmin turnusolünde keynez Keynes analizlerinde sınıflar mücadelesini ve doğurduğu çelişkileri dikkate almasa da sınıfların varlığını reddetmiyordu. Liberal Parti’nin (LP) 19. yüzyılın “bırakınız yapsınlarcı” liberalizmine alternatif arayışında olduğu savaş sonrası yıllarda düzenlediği toplantıların birinde, 1925’te, yaptığı konuşmada dönemin İP’nin bir sınıf partisi olduğunu, o sınıfın kendi sınıfı olmadığını ve sınıf savaşı söz konusu olduğunda eğitimli burjuvazinin safında yer alacağını belirtiyordu. Sosyal demokrat İP’yle ilgili ifadesinin doğruluğu bir yana, Keynes’in bu konumlanışına rağmen onun kapitalizm karşıtı veya sosyalist olduğu iddiası günümüze kadar taşınacaktı. Buna karşılık kimi iktisatçıların altını çizdiği gibi Keynes’in sosyalist olduğunu kanıtlamaya çalışmak yerine onun nasıl bir kapitalist düzeni savunduğunu anlamaya çalışmak daha önemli. Keynes yaşadığı dönemde klasik liberal iktisat teorisinin kapitalizminin sorunlarına çözüm olamayacağının farkındaydı fakat antikapitalist değildi. Keynes’in bütün yaşamı düşünüldüğünde bir taraftan klasik liberal reçeteleri eleştirerek alternatif arayışına girdiğini bir taraftan da sosyal demokrasiyle flört ettiğini söyleyebiliriz. 20. yüzyılın önemli bir bölümünde hem liberalizm hem de sosyal demokrasi Keynes’in görüşleriyle şekillenecekti. Keynes’le ilgili yapılan tartışmalardan biri de siyasi görüşlerinin ekonomik teorisini etkileyip etkilemediği. İdeolojik olmayan bir iktisat teorisi olabileceği varsayımına dayanan bu görüşe göre Keynes en önemli eseri Genel Teori’yi (1936) yazmadan önce siyasi görüşlerini çoktan oluşturmuş, eserindeki teoriyi ona uydurmuştu. Bu tartışmanın kökeninde ideolojisiz bir iktisat teorisi olabileceği varsayımı kadar sınıfsal olmayan bir iktisat teorisi olabileceği varsayımı da rol oynuyor. Oysaki bugün hâlâ teorilerini tartıştığımız politik iktisatçıların hepsi açıkça belli bir sınıfın ideolojisini benimseyerek teorilerini geliştirmişlerdi: Malthus (1766-1834) aristokrasinin, Smith (1723-1790) ve Ricardo (1772-1823) burjuvazinin ideolojisini benimsemiş ve yeniden üretmişti. Ve Marx da işçi sınıfının. Keynes istisna değildi, fakat yaşamış olduğu döneme damgasını vuran gelişmeler onun daha iyi işleyen bir kapitalizm için daha farklı bir liberalizm anlayışı geliştirmesine neden olacaktı. Keynes, Temmuz 1944’te New Hampshire Bretton Woods’ta yapılan BM Uluslararası Para ve Finans Konferansı’nda Birleşik Krallık’ı temsil ediyor. Keynes’in ideolojik konumlandırılmasına dair tartışmalardaki bir sorun da sosyalizm mücadelesi tarihindeki kırılmaların dikkate alınmaması. I. Dünya Savaşı öncesinde ulusal burjuvazilerinin yanında yer alan sosyal demokrat partiler ve bunu reddeden komünistler farklı yollardan ilerlemişlerdi. Ekim Devrimi’nin yarattığı rüzgârın siyasi yelpazede sarsıntılara sebep olmasıyla ve 1919’da Komünist Enternasyonal’in kuruluşuyla birlikte komünistlerin sosyal demokratlardan tarihsel olarak ayrı bir pozisyonu savundukları gerçeği daha kurumsal bir nitelik kazanacaktı. Bir diğer konu da Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk’un tahtının sallanmaya başladığı bir dönemde Keynes’in görüşlerinin şekillenmesi ve onun emperyalizm konusundaki tutumu. Keynes Birleşik Krallık emperyalizminin Muhafazakâr Parti (MP) liderliğindeki aşırılıklarından memnun olmasa da ülkesinin emperyalist karakteriyle temelde bir derdi yoktu. Bilakis ülkesinin emperyalist hiyerarşi içerisinde gerileyen konumundan rahatsızdı. Keynes’in flört ettiği partilerden İP savaş sırasında kurulan iki hükümete de girecek ve savaşın sonuna kadar bunların bir parçası olacaktı. LP de bu hükümetlerde yer alacak ve İstanbul’un işgal yıllarını da kapsayan 1922’ye kadar MP’nin koalisyon ortağı olacaktı. Hatırlamakta fayda var, Tony Blair başbakanlığında tek başına iktidar olan İP 2003 yılında da ABD’nin Irak işgaline ortak olacaktı. Keynes aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrası küresel mali düzeni belirlemek amacıyla 1944 yılında toplanan Bretton Woods Konferansı’nda Birleşik Krallık’ın temsilcisiydi. Konferansta Keynes’in kendi ülkesinin çıkarlarını savunan tezleri yerine ABD’ninkiler kabul görmüş olsa da konferansın sonucunda kurulan IMF ve Dünya Bankası ileride neoliberal politikaların komiserleri olacaktı.