Kapitalizm eşitsizliği azaltamaz

Sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla birlikte toplumsal zenginliğin paylaşımı da şekillenmeye başlamıştır. Sınıflı toplumların tarihine bakıldığında emekçi kesimlerin bu zenginlikten her zaman daha az pay aldıkları, egemen sınıfların gelir ve servetin büyük bir kısmına el koydukları, gelir ve servet eşitsizliğinin hep var olduğu görülür. Kapitalizm de kendinden önceki üretim tarzlarına göre toplumsal zenginliği daha çok artırmasına karşın eşitsizliği derinleştiriyor, zenginliği çok daha küçük bir azınlığın elinde yoğunlaştırıyor. Servet, sermaye birikiminin sonucunda oluşur. Marksist analizde, sermayenin kapitalist üretim ilişkisinde kendi başına bir varlık olmadığı, işçinin artık emeğinin ürününün birikmesinin sonucunda oluştuğu ortaya konur. Sermaye birikimi yeniden üretim olarak ele alındığında, kapitalizmde sermayeyle oluşan mülkiyet, başkalarının yani işçinin emeğinin ürünüdür. Bir başka deyişle servet eşitsizliği sonucu oluşan devasa özel mülkiyet, işçinin emeğinin karşılığıdır. Dolayısıyla servet eşitsizliği esas olarak emek sömürüsünün sonucu, sömürü düzeninin kaçınılmaz çıktısıdır. Kapitalizm sona ermeden düzen içi iyileştirmelerle eşitsizliklere son vermek mümkün değildir. Sermaye yoğunlaştıkça eşitsizlikler büyüyor Bu yazıya baz teşkil eden 2026 yılı Dünya Eşitsizlik Raporu’nun bulguları da günümüzde, sermayenin aşırı ölçüde yoğunlaşması ve merkezileşmesinin sermayenin ve servetin çok küçük bir azınlığın elinde toplanmasına neden olduğunu, sermayedeki yoğunlaşma ve genişlemenin, gelir ve servet eşitsizliğini artırdığını açıkça gösteriyor. Kapitalizmin gelişmesiyle beraber 19. yüzyıldan bugüne, kişi başına düşen gelir nüfus artışından çok daha hızlı yükseldi. Dünya nüfusu 1800’de yaklaşık bir milyar kişiyken 2025’te sekiz milyara ulaştı, yani sekiz kat artış oldu. Aynı dönemde, kişi başına ortalama yıllık gelir (satın alma gücü paritesine göre) ise yaklaşık 900 avrodan 14 bin avroya yükseldi, bu da 16 kat artış anlamına geliyor. Kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşması ve gelişmesi, emekgücü sömürüsünü ve toplam değer üretimini hızlandırdı. Ancak günümüzde dünya nüfusunun yüzde 90’ı yüksek gelir dağılımı bozukluğuna sahip ülkelerde yaşıyor. Dünya nüfusunu geniş gruplara bölerek eşitsizlik incelendiğinde en alt yüzde 50 yani nüfusun yarısı en az gelire sahip olanlar, dünyanın en yoksullarından oluşuyor. Bu grubu izleyen yüzde 40 “küresel orta sınıf” olarak tanımlanıyor. En üstte ise en zengin yüzde 10 bulunuyor; bu kesim de dünya nüfusunun en yüksek gelirli kesimine karşılık geliyor. Aşağıda detaylı ele alınacağı gibi “en yüksek gelirli” yüzde 10 da son derece heterojen bir bileşim, görece yüksek ücretli işçiler başta olmak üzere emekçi kesimleri ya da sermaye sınıfına doğrudan dahil edilemeyecek kesimleri de barındırıyor. Bu nedenle en üst yüzde 10 yerine yüzde 1’den yukarıya daha yakından bakılması önem taşıyor. Çünkü eşitsizlik sadece geniş ve gevşek tanımlanan yoksul ve zenginler arasındaki ayrımla ilgili değil, aynı zamanda zenginliğin esas olarak toplandığı en üst gelire sahip sermayedarlarla ilgilidir. 2025 yılında dünya nüfusu 8,2 milyar, yetişkin nüfusu ise 5,6 milyar kişi. En alt yüzde 50 yaklaşık 2,8 milyar, ortadaki yüzde 40 yaklaşık 2,2 milyar, buna karşılık en üst yüzde 10 ise sadece 556 milyon yetişkin kişiden oluşuyor. Baş hırsızdan daha az çalma çağrısı: BlackRock CEO’su Larry Fink, Davos’ta “Berlin Duvarı 1989’da yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı. Ancak bu zenginlik, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılıma hiçbir toplum uzun süre dayanamaz; eninde sonunda sistem çatırdar” dedi. Fink, sistemin tamamen çökmemesi için halkın zenginliğe ortak edilmesi gerektiğini söyledi. Aşırı ve artan gelir eşitsizliği Aşağıdaki şekilde gelir ve servetteki eşitsizliğin çarpıcılığı açıkça görülüyor. En üst yüzde 10 (yaklaşık 560 milyon yetişkin) küresel gelirin yüzde 53’ünü alırken, en alttaki yüzde 50 (yaklaşık 2,8 milyar yetişkin) sadece yüzde 8’ini elde ediyor. Biraz daha daralttığımızda, en üst yüzde 1, sadece 56 milyon kişi, nüfusun yarısından 2,5 kat fazla kazanıyor (toplam gelirin yüzde 20’si). Kadrajı daraltıp en üst yüzde 0,1’e baktığımızda, 5,6 milyon kişinin tüm alt yüzde 50 kadar toplam gelirden pay aldığı görülüyor (yüzde 8). Zirvede eşitsizlik daha çarpıcı hale geliyor: En üst gelire sahip 5 bin 600 kişi en alt yüzde 50’nin, yani 2 milyar 800 milyon kişinin kazancının sekizde birini elde ediyor. Ortalama olarak, en alt yüzde 50’lik dilimdeki bir kişi yılda yaklaşık 5 bin 100 avro (aylık yaklaşık 425 avro) kazanıyor. En üst yüzde 10’da bir kişi yılda yaklaşık 159 bin 300 avro kazanırken, en üstteki 5 bin 600 kişi ise her yıl yaklaşık 248 milyon avro kazanıyor. Bu, dünyanın yetişkinlerinin yarısının ayda 500 avrodan az ücretle yaşadığı anlamına gelirken, en üst yüzde 10’un 31 kat ve en zenginlerin ise neredeyse 50 bin kat daha fazla kazandığı anlamına geliyor. Son 45 yıla bakıldığında en alt yüzde 50’nin geliri ortalama yüzde 1,8 artış gösterirken en üst yüzde 0,1 için bu oran yüzde 2,9. En zengin 5 bin 600 kişi için ise yüzde 7. Son oran en zenginlerin daha zengin olduğu anlamına geliyor. İşçi sınıfından sermayeye değer aktarımının hızlandığı görülüyor. Servetteki eşitsizlik gelirdekinden hızlı büyüyor Gelir ölçümü büyük ölçüde emek kazancını ifade ediyor. Birikmiş sermaye gelirlerini eksikli de ifade etse servet, eşitsizlikleri göstermek açısından daha isabetli ve eşitsizliği daha iyi yansıtıyor. Servet, finansal varlıklar ile konut, altın gibi reel varlıklardan oluşuyor. Sermaye gelirlerinin tam ölçümü, beyan edilen kârlar ve temettü gelirleri gibi unsurlardan oluşuyor, bir akım olarak doğru saptanması güçlük barındırıyor, bu nedenle servet ölçümünün yetersiz kaldığı not olarak düşülmeli. Gelir ve servetin doğru olarak ölçülmesinde ciddi güçlükler bulunmaktadır, bu sebeple gelir ve servet dağılımına yönelik çalışmalar zordur ve hatalara açıktır. Yukarıdaki şekilde görüleceği üzere, küresel en üst yüzde 10 tüm servetin dörtte üçüne sahipken, en alt yüzde 50 sadece yüzde 2’ye sahip. Daha da üst gruplara çıkıldığında, yoğunluk daha çarpıcı hale geliyor: En üst yüzde 1 küresel servetin yüzde 37’sini kontrol ediyor. Eksik ölçümlü haliyle bile en üst gruptaki yaklaşık 5 bin 600 yetişkin, küresel servetin yüzde 3’üne sahip, bu da dünyanın yetişkin nüfusunun en alttaki yüzde 50’sinin servetinden daha fazla servete sahip olduklarını gösteriyor. En alt yüzde 50’deki bir kişi yaklaşık 6 bin 500 avro değerinde servete sahipken, en üst yüzde 10’daki biri yaklaşık 1 milyon avroya sahip. 6 bin 500 avro ortalama servet yüzde 50’nin çok büyük bölümünün çok iptidai de olsa ev sahibi olmadığı anlamına geliyor. En üst 56 bin kişinin ortalama serveti yaklaşık 1 milyar avro ve bu kişilerin toplam serveti 53 milyar avro tutuyor. Bu rakamlar, günümüzün eşitsizliğinin kabaca yoksullar ve zenginler arasındaki ayrımdan değil, aynı zamanda üst yüzde 10’a giren kesimlerin önemli bir bölümüyle sermaye arasında genişleyen uçurumdan da kaynaklandığını güçlü biçimde vurguluyor. Servet eşitsizliği sadece çok büyük değil; eşitsizlik aynı zamanda kalıcı ve kendini sürekli güçlendiren bir nitelik taşıyor. Son 30 yılda, büyük sermayedarlar olağanüstü hızla zenginleşmiştir. Mülksüzleştirenler mülksüzleşmeden Son 200 yılda dünya ortalama gelirinde önemli artışlar olmasına karşın gelirin ve servetin paylaşımında eşitsizlik derinleşerek devam ediyor. Kapitalizmin gelişmesi emekçilerin toplam gelir içindeki payını değiştirmemiş, bir başka deyişle artan zenginlik çok az sayıdaki sermayedarın elinde toplanmıştır. Servet eşitsizliği, gelir eşitsizliğinden bile devasa boyutta ve daha hızlı artıyor. Nihayetinde, birkaç bin milyarder milyarlarca insanın toplamından fazla servete sahip ve 1990’lardan beri milyarderlerin servetleri giderek artan bir hızda büyüyor. Sonuçlar bize gösteriyor ki, dünya artık sayısı belli bir avuç zenginden ve onların sürekli açlık sınırına doğru ittiği milyarlarca yoksuldan oluşuyor. Tekelci aşamada sermayenin aşırı ölçüde yoğunlaşması ve merkezileşmesi sonucunda servet her geçen gün daha dar bir grubun elinde toplanıyor. Bugünkü tekelci kapitalizm koşullarında, kapitalist üretim tarzının üretim sürecini artan oranda toplumsallaştırması, kapitalist üretim ilişkileri sonucu ortaya çıkan özel mülkiyetin varlığı ile gittikçe uzlaşmaz bir çelişki içine girmesine neden oluyor. Bu süreç, özel mülkiyet ve piyasaların yerine eşitlikçi bir düzenin, “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilecekleri” bir düzenin ortaya çıkacağını bize gösteriyor. Türkiye’de servet eşitsizliği Ülke bazında sonuçları da olan ve her yıl yayınlanan Küresel Servet 2025 Raporu’nda (Global Wealth Report 2025 | UBS Global) Türkiye ile ilgili servet verilerini görmek mümkün. İsviçre merkezli uluslararası bir yatırım bankası (UBS) tarafından yayınlanan bu raporun amacı ve içeriği daha çok piyasa aktörlerinin beklentilere cevap vermekle birlikte, dünyadaki servet eşitsizliğindeki çarpıcı durumu buradan da takip edebiliyoruz. Rapora göre yerel para cinsinden 2024’te serveti en fazla daralan ülke yüzde 21 ile Türkiye. Bu, Raporun kapsadığı 56 ülke arasında açık arayla en yüksek düşüş oranı. Türkiye’de servet ediniminin dağılımı, özellikle gelişkin kapitalist ülkelere benzemiyor. Ülkemizde edinilen servetin içinde finansal varlıkların payı yaklaşık yüzde 30; gayrimenkul, altın gibi fiziksel varlıkların ağırlığı ise oldukça fazla. 2024 yılında Konut Fiyat Endeksi reel anlamda yüzde 10,4’lük bir azalmaya işaret ederken konut sahipliğinden kaynaklanan servet edinimini düşürdü. Gayrimenkul sahipliğinin çok sayıdaki kişiyi kapsamasının toplam servet düşüşünde etkili olduğu söylenebilir. UBS Raporuna göre 2024 yılında dolar milyoneri sayısı en çok artan ülke yüzde 8 ile Türkiye. Bu durum toplam servetteki yüzde 21 gerilemeyle birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’de servet eşitsizliğinin önemli derecede artmış olduğu söylenebilir. 2024 yılında dolar milyonerlerinin servetlerindeki artışta altın fiyatlarındaki yükselişin, mevduat faizlerinin reel olarak artmasının getirdiği kazançların -TL’nin değeri enflasyonun altında kaldığı için- dolar karşılığı artmasının etkileri bulunuyor. Raporda, servet üzerinden hesaplanan Gini katsayılarında ülkelerin ortalaması 0,65. Türkiye 0,73 Gini katsayısı ile tüm ülkeler arasında servet eşitsizliği en yüksek 9’uncu ülke. (Gini katsayısının 1’e yaklaşması servet eşitsizliğinin arttığını göstermektedir.)