Yüz on bir yıl önce bugün şafak sökerken topların yankısı artık dinmiş, Çanakkale kıyılarına sessizlik çökmüştü. İki İngiliz, bir Fransız zırhlısı, namluları sonsuza dek susmuş, içlerinde yedi yüzden fazla denizcinin ölüsüyle birlikte boğazın dibinde yatıyordu. Sonrasında zafer günü olarak 18 Mart kutlanacaktı ama savaş daha yeni başlıyordu. Boğazı geçip İstanbul’a çökmeyi, Osmanlı’nın kafasını kopartıp bir düşmanı eksiltmeyi planlayan emperyalist saldırganlar, bu plan işe yaramadığında Avustralya ve Yeni Zelanda sömürgelerinden silah altına aldıkları insanlarla Gelibolu’ya çıkartma yapacak; ertesi yılın Ocak ayına kadar sürecek siper savaşı iki yüz bine yakın gencin canına mal olacaktı. Dokuz aylık bir cehennemdi Gelibolu. Siperler yer yer birbirine o kadar yakındı ki, gecenin sessizliğinde her iki taraf da karşıdaki fısıldaşmaları duyuyor, aradaki sahipsiz toprağa düşen ölüler toplanamıyordu. Aynı nedenle kıyıya yakın demirlemiş zırhlılar toplarıyla siperleri dövdüğünde, sıklıkla kendi askerlerini de vuruyordu. İlk birkaç haftanın ardından savaş alanında çürüyen cesetlerin kokusu yüzünden nefes alınamaz hale gelmiş, komutanlar ölülerin gömülebilmesi için geçici ateşkes ilan etmek zorunda kalmıştı. Yaz sıcakları bastırdığında dizanteri kurşundan daha yaygın bir ölüm sebebine dönüştü; sonbaharda ise sağanak yağışlarda sel bastı ve askerler siperlerde boğularak can verdi. Tüm bu tabloya Verdun ya da Somme’da olduğu gibi zehirli gazların eklenememesinin tek sebebi ise siperlerin yakınlığı ve bugün aynı tepelerdeki rüzgâr güllerini döndüren kesintisiz esintiydi. Saygın ve nezih Avrupalı emperyalist beyefendilerin, kadeh tıngırtıları ve puro dumanı eşliğinde yaptıkları toplantılarında aldıkları kararlarla gencecik insanlara reva gördüğü yaşam ve ölüm buydu. Kuşkusuz Osmanlı köhnemişti ve artık yıkılması gerekiyordu. Ayrıca savaşa hiç de “temiz” emellerle katılmamış, emperyalist Almanya’nın peşinden kendi emperyal hevesleriyle girmişti. Ama yağmuru sel, toprağı çamur olup insancıkları boğarken dost düşman ayırt etmeyen Çanakkale, yurttu. Her iki tarafta da siperlerde yoksul emekçi insanlar vardı; ama eline Alman Mavzer tüfeği tutuşturulmuş olanlar, eline İngiliz Lee-Enfield tüfeği tutuşturulmuş olanlara karşı yurtlarını savunuyor ve bunun ötesinde, büyük resimde hiç tartışmasız kudretli olan zayıf olanı ezmeye çalışıyordu. Öyle ki, Nusret’in Erenköy Koyu’na döşediği ve 18 Mart’ta üç zırhlıyı sulara gömen mayınların çoğu düşman yapımıydı; Karadeniz’den ve İzmir açıklarından toplanmış ve getirilip boğaza yerleştirilmişti. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak antiemperyalist bilinç ve irade bu cehennem ateşinde şekillendi. “Ömrü tamam olmuş” imparatorluğu savunmanın bir anlamı kalmamıştı ama siperden gerisi yurttu ve o yurdu kıyılarına dayanan düşmandan korumakla “zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuş” asalak Osmanoğulları’ndan kurtarmak bir ve aynı şeydi. Mustafa Kemal yıllar sonra, emperyalistlerin Çanakkale’ye getirip ölüme sürdüğü gencecik insanların ailelerine “Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır” diye hitap ederken bu tarihsel bilinçle konuşuyordu. Ve karşı tarafın da kendine has bir tarih bilinci vardı: Mustafa Kemal’in, kimi şövenist tarihçilerin iddia ettiği gibi “Truva’nın öcünü aldık” diye bir söz söylediğine dair bir kayıt bulunmuyor; ama Çanakkale’ye dayanan zırhlılardan biri Truva’yı yakan Atina Kralı Agamemnon’un adını taşıyordu. Bu bir ölçüde tesadüftü tabii, zira gemi bu isimle denize indirildiğinde sene 1906’ydı; ama Osmanlı’ya Mondros ateşkesinin imzalatılması için özellikle bu zırhlının kaptan kamarasının seçilmesi bir tesadüf değil, onur kırmak için yapılmış bir tercihti. Dolayısıyla, bugün ABD emperyalizmine başkanlık yapan alçak adama baktığınızda bir istisna görmüyorsunuz. Emperyalizm sadece saldırgan, yağmacı ve ilhakçı değildir. Aynı zamanda bu kanlı eylemleri, Batılı olmayan herkesi aşağılayan ve kendisini sonsuz biçimde haklı gören, ancak silah zoruyla defedildiğinde ayağını denk alan bir kibirle gerçekleştirir. Öte yandan emperyalizmle mücadele, başarıya ulaşmadığı ama emperyalizme hatırı sayılır bir zarar verdiğinde dahi, mücadele edenin ideolojisinden bağımsız biçimde tarihi ileri çeker ve beklenmedik etkiler yaratır. Osmanlı asalaktı, geriydi ve köhnemişti; ama Çanakkale sularına gömülen çelik yığınları büyük bir özgürleşmenin işaret fişeği oldu. Çanakkale düşmeyince Çarlık Rusyası nefessiz kaldı. Boğulan Rus işçi ve köylüsü Kızıl Ekim’le nefes aldı. Kızıl Ekim’in kurduğu Sovyet sosyalizmi Anadolu’daki milli mücadeleye yoldaş oldu. Domino taşları böyle böyle birbirini devirdi, sonunda koca sömürge imparatorlukları dağıldı. Tüm bunlar olurken kuşkusuz Mustafa Kemal’in ve Lenin’in, Kemalistlerin ve Bolşeviklerin bilinci büyük ve vazgeçilmez bir rol oynadı; ama emperyalizmin saldırganlığı ve ona karşı yurdunu savunma ihtiyacı bu bilinci de şekillendiren çok büyük bir faktördü. Marx ile Engels’in Komünist Manifesto ’da tespitini sunduğu diyalektik işliyor, emperyalizm, saldırganlığı ve yağmacılığıyla kendi mezar kazıcılarını yaratıyordu. Tarihte tekerrür yok, bütünlük var. Bugün de yenilmez zannedilen emperyalizm, batırılamaz zannedilen uçak gemileriyle bir başka boğaza dayandı, orayı açmaya çalışıyor. Çünkü Hürmüz Boğazı açılmadıkça bütün emperyalist dünya ekonomisi nefessiz kalıyor. İran’daki molla iktidarı gerici mi? Kuşkusuz. Köhne bir ideolojiye mi sahip? Şüphesiz. Onun da emperyal hevesleri var mı? Tabii ki var. Ama bu iktidarın kendisini korumak için dünyanın egemen emperyalist ülkesine karşı verdiği mücadele başarıya ulaşırsa, ya da başarıya ulaşamasa ama hasmına ciddi bir zarar verse dahi, bunun hiç beklenmedik zincirleme sonuçları olabilir. Dahası, bu mücadeleyi verenlerden bazıları kendi geri ideolojilerini de sorgulamak zorunda kalacak ve eğer İran halkı mollalardan kurtulacaksa, bu kurtuluşa öncülük edecek devrimciler mutlaka emperyalistlere karşı verilen mücadelenin içinden yükselecek. Kaldı ki, emperyalistlerin ideolojisi daha mı ileri ya da insancıl? İki saldırgan güçten Siyonist olanı savaşa Yahudi cihadı naralarıyla, Eski Ahid’de anlatılan öyküde İsrailoğulları Amaleklileri nasıl yok edip anısını bile yeryüzünden sildiyse İran’ı öyle yok etme çağrısıyla kalkıyor. Diğerinde ise Oval Ofis’te İran seferinin zaferle sonuçlanması için Evanjelist rahipler Başkanlarıyla beraber toplu dua seansları düzenliyor. 1 Öte yandan, bu iki gericilik arasında çok somut bir fark var: Halihazırda dünyanın emperyalist egemeni olan taraf kazanırsa egemenliğini pekiştirecek, emperyalist dünya düzeni sorgulanmayacak ve sıra bir sonraki hedefe gelecek. Yediği her darbede ise tersi olacak. Bu yüzden ABD kazanmamalı. Bu yüzden Hürmüz geçilmemeli. Bu yüzden o boğaza dayanan gemilerin başına Çanakkale Boğazı’na dayananların başına ne geldiyse o gelmeli. Tek bir ABD gemisinin batmasının bile emperyalizmin karizmasını nasıl çizeceğini, dünya çapında yoksul, mazlum insanlara nasıl umut vereceğini düşünün. Topların yankısı dindiğinde geriye ağıtlar kalacak, ama bu acıların sayısız benzerinden farklı bir tarihsel anlam kazanması için emperyalizmin de canı yanmalı, yaralanabildiği görülmeli. Bu yüzden bugün “ama mollalar” falan demeden emperyalist ABD’nin karşısında, mücadele eden İran halkının yanında durmalıyız. 1 Oval Ofis’teki bu ayin, beraberinde yapılan açıklamalarla birlikte apaçık bir dinci gerici gövde gösterisiydi ve meseleye pür “laiklik” ekseninden yaklaşıp molla iktidarının devrilmesi gerektiğini savunanların seçici algısı utanç verici biçimde bu rezilliği görmemeyi tercih etti: https://baptistnews.com/article/evangelical-leaders-return-to-oval-office-to-pray-over-trump/ .