Yeni yayımlanan bir kitap “Laiklik insanlaşmaktır”. Yazarı sol okurlarının yabancısı olmayan bir avukat, Sevgili Sedat Vural. Yayınevi Ankara Barosu. Hem hukukun kökeninde hem de kimi düzen içi laiklik çalışmalarına meydan okurcasına analizci, gerçekçi, insan içerikli. Arka kapak yazısında şöyle anlatılıyor kitabın özü: “Laiklik tüm evrensel değerler gibi insanlığın temel niteliklerini yaşatarak, üreterek ve savaşarak kotaran, düşünen ve çalışan halk kesimlerinin bizlere mirasıdır.” “Laikliği gerek düşünsel gerekse yönetim biçimi olarak yaratan da bu akıl ve emek temsilcisi gerçek insanların toplumsal özlerine ve insani birlikteliğe yeniden ulaşmak için asırlardır sürdürdükleri sömürüsüz, eşit ve özgür bir yaşam kurmak mücadelesi ve bu mücadelede oluşan daha da insanlaşmak ve dünyayı insanlaştırmak inancıdır.” 1960’ların son çeyreğinde bir Doğu Karadeniz kentinde lise öğrencisiyken TÖS’lü öğretmenlerimizden duymuştuk “eşitlik-özgürlük diyalektiği”ni. Epey kafa yormuştuk kimi meraklı arkadaşlarla. Öğretmenlerimizden de açıklamalar istediğimizi anımsıyorum. “İnsan” demişlerdi, “insan insanı sömürmeye başladığında ne eşitlik kalır ne de özgürlük” … Ve Bertolt Brecht’in “Tahterevalli” şiirini okutmuşlardı. “Laiklik” de tam buraya oturuyor, daha yerinde deyişle tıpkı “sömürüsüzlük” gibi “laiklik” de eşitlik-özgürlük diyalektiğinin özü. Laikliği anlayıp anlatabilmenin ve doğal olarak yaşama geçirebilmenin en gerçekçi ve etkin yolunun din üzerine antropolojik incelemeler olduğu da aynı öze dayanıyor. Buradan sınıfsallığa ulaşıyoruz. Gerçekten, burjuva düzeninin esnek laiklik anlayışında din özgürlüğüne (ki bu tanımlama altında çoğunlukla egemen olan dinin -hatta mezhebinin- özgürlüğü öne çıkıyor; Türkiye bu konuda başat örnekler arasında) üstünlük tanıyan bir sapma var. Bu üstünlük laikliği delik deşik ediyor. Sonuçta eşitsizliğin, sömürünün meşrulaştırıcısı olarak aynı yerde buluşuyor laiklik ve dinsellik. “Ruhsal zenginlik vaadi” hem sömürenleri ve sömürüyü meşrulaştırıyor hem de sömürülenleri denetim altında tutup, aynı düzenle uyumlaştırıp uzlaştırıyor. Bunun anlamı kapitalist düzenin piyasa ve gericilik buluşmasında laikliğin yerini dinsele bırakması, laikliğe karşın dinselin egemen olması… Kapitalizmin dinsele duyduğu gereksinim ekonomi politiğine, sınıfsal egemenliğinin sürdürülmesine ve de çaresizliğine dayanıyor. Laikliğin varmış gibi gösterilip ikiyüzlü davranılması, bir yandan laik yaşam tarzına göz yumup diğer yandan olanca çeşitliliğiyle ve hukuksal ya da hukuk dışı örgütlenme biçimleriyle dinselliği devletin, hukukun, siyasetin, kültürün, sanatın, bilimin, ekonominin, eğitimin, sağlığın içine yerleştirilmesi aynı amaca dayanıyor. Egemen sınıf iki yolu birlikte kullanıyor: bir yanda hukuk kılıflı sömürü, diğer yanda hukuktan uzaklaşarak (yasak olduğu halde yaygınlaşan tarikat ve cemaatlerce çeşitlendirilmiş) dinsel davranış kılıflı, kuralsızlaştırılmış sömürü. Bu ikilinin buluşmasıyla egemenlik halktan alınıyor, aydınlanma ve hukuk yanılsamaya dönüşüyor, cumhuriyet ilkelerinden koparılıp özünden uzaklaştırılıyor. Emekçilerin hak ve özgürlüklerinin yanına “kul hakkı”nı yerleştirmek, dinselliğin özelliği gereği, diğer tüm hak ve özgürlükleri kullanılamaz duruma getirir. Anayasal anlatımla, din özgürlüğünün bütün hak ve özgürlüklerin üstüne yerleştirilmesi anayasal bütünlüğün yok edilmesi sonucunu doğurur. Kapitalizmde laikliğin sınırı sömürünün çıkar, istek ve gereksinimidir. İnsanlaşma ve yurttaş olma sınıfsız ve sömürüsüz düzen için toplumsallaşma yolculuğudur, laiklikle ve örgütlü savaşımla gerçekleşecektir. Bu toplumsal gerçekliğin adı sınıfsız ve sömürüsüz halkın egemenliği ve iktidarı olan cumhuriyettir.