İran’da zaferin kısa sürede elde edileceğini düşünen ABD-İsrail ikilisi fena halde yanıldı. Trump’ın 'savaş bitmek üzere' açıklamasının üzerinden neredeyse on gün geçti. İran’ın siyasi liderleri ve komuta kademesi öldürülmüş, ülkenin altyapı ve askeri hedefleri ciddi ölçüde zarar görmüş olsa da İran’ın direnişi devam ediyor. Ülkeye yönelik ekonomik kıskaç planı da tersine dönmüş görünüyor. Dünya petrol sevkiyatının önemli bölümünün yapıldığı Hürmüz Boğazı savaşın yirminci gününde hâlâ İran’ın denetiminde ve uluslararası ticareti vuran bir küresel silaha dönüşmüş durumda. Petrol krizi, artan fiyatlar ve güvenlik riskleri Ortadoğu’dan dünyanın pek çok bölgesine yayılıyor. AKP iktidarı savaşın, ABD ile ilişkilerini kuvvetlendirdiğini, bunun da krizi fırsata çevirmek anlamına geldiğini düşünüyor. Oysa son süreçte Türkiye’deki üslere konuşlanacak Patriotlar NATO’nun Türkiye’ye yönelik manipülasyon yeteneğini güçlendirdi. Geçen hafta Türkiye’yi neredeyse savaşın eşiğine getiren gelişmeler, NATO’yla artan angajmanın halkımız için ne tür bir tehlike yarattığını anlamak için yeterli olsa gerek. Türkiye artık, ABD ve İsrail’in İran’a saldırıdan öncesine göre emperyalizme daha bağımlı bir ülkedir. Durumumuz tam olarak ateşin ortasında durup ateşi körükleyecek tuşların başkasının masasında olmasıdır. Türkiye sermaye sınıfı da savaşta fırsat görüyor. “Karmaşık küresel ortam, doğru politikalarla bir fırsata dönüştürülebilir” sözleri TÜSİAD’ın yeni başkanı Ozan Diren’e ait. Patronlar pandemide de böyle düşündüler. Kırılan uluslararası tedarik zincirine yerleşip, şirketlerinin kasalarını doldurmayı hedeflediler. Türkiye’de pandemi bütün şiddetiyle can alırken işçileri kuralsız, korumasız, virüs riski altında çalıştırdıkları bir çalışma rejimi uygulayarak amaçlarına önemli ölçüde ulaştılar. TÜSİAD başkanı bir kez daha bu fırsatı görmüş olmalı ki, uluslararası ilişkilerde güçlü diplomasi, yapısal dönüşüm ve rekabet edebilirlik üçlüsünün bir arada kurgulandığı güçlü bir ‘kamu rehberliği’ öneriyor. Bu süslü anlatımın basit bir izahı var. Bir kez daha devlet patronlar için tüm kaynakları seferber edecek, her türlü riski üstlenerek krizden yeni fırsatlarla çıkmalarını sağlayacak. Pandemide nasıl bütün riskleri kamu kaynaklarıyla devlet üstlendi, işçiler her açıdan kelle koltukta çalışmak zorunda kaldıysa patronlar şimdi de benzer bir öncülük istiyorlar. Teşvikler açılacak, imtiyazlar artacak, istihdam ve ücret politikaları gevşetilecek, örgütlenmeye ve grevlere izin verilmeyecek. Tüm bunlar, işten çıkarmaların arttığı, ücret artışlarının sınırlandırıldığı bir süreçte gündemde. Sermaye sınıfı adına kamunun yönlendiriciliği, ekonomide kemer sıkma programına devam demek. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bu konuda kararlı olduğu anlaşılıyor. Savaş nedeniyle fırlayan petrol fiyatlarının içeride enerji maliyetlerine yansımaması için uygulanan eşel mobil sistemi, her ne kadar benzin fiyatlarındaki artışı vatandaşa yansıtmamak olarak sunulsa da esas olarak maliyet artışını frenlemek için sanayicinin talebiydi. Buna karşın artan mal fiyatları benzin artışını aratmayacak ölçüde halkın canını yaktı zaten. Bakan şimdi bu konuda zorlandıklarını ifade ediyor ve eşel mobille vazgeçtikleri ÖTV’nin cari açığı arttırdığından şikayet ediyor. Demek ki önümüzdeki günler A’dan Z’ye yeni zamlar kapıda. Savaşın faturası işçi sınıfına kesildi. Patronlar ise savaşı fırsata çevirmekle meşgul. Bunu başarabilmelerinin nedeni işçi sınıfının geriye çekilmiş olması. Konfederasyonlar ortalıkta yok, sendikaların derdi başka, kimisi havlu atmış kimisi sermaye sınıfının safına geçmiş. Bundan cesaret alıyorlar. Köpeksiz köyde değneksiz dolaşma halidir. Bu çöküşün tersine çevrilebilmesi ülkede varlığını hissettirecek bir işçi sınıfına bağlı. Türkiye’nin siyasi talepler etrafında toparlanan bir işçi sınıfına ihtiyacı var. Bunun için zamanın ne kadar daraldığının farkında mıyız? Bu yönde atılan adımların ne kadar hayati olduğunun da… Bitirirken değinmeliyiz, geçen hafta TKP öncülüğünde kurulan İşçi Temsilcileri Meclisi daralan zamana bir hamle olarak görülmeli. Başka yazılarda ayrıntılarıyla ele alacağız bu girişimi, ama şimdilik şu kadarıyla yetinelim. İşçi sınıfının düzen değişikliği talebi etrafında toparlanacağı bir merkez oluşuyor. Kırıntıları değil ülkeyi isteyen bir işçi sınıfına ihtiyacımız var.