Dr. Utku CİHAN - Şehir Plancısı, Hopa Belediye Başkanı Hava soğuk, Silivri gerçekten soğuk… Hopa’dan çıktığım yolun sonunda, Silivri’de rüzgârın yüzümü kesen sertliğiyle yürüyorum. Yol bitiyor, duvarlar başlıyor. Duruşma salonuna varıyorum… Pardon. Silivri zindanına. Gazeteciler, avukatlar, milletvekilleri, aileler… Herkes aynı kapının önünde. Herkesin içinde aynı soru: Bizim Silivri’de ne işimiz var? Kalabalığın arasından avukatımla ilerlemeye çalışıyorum. İnsanların ellerinde dövizler, “İmamoğlu’na özgürlük!” yazıyor. Herkesin elleri havada. BEKLEYENLERİN ELLERİ İçeri giriyorum. Tutuksuz yargılanmanın sağladığı o tuhaf “rahatlık” hissi var üzerimde. İnsan utanıyor bundan. Çünkü içerideki rahatlık, dışarıdaki bekleyişin ağırlığıyla ölçülüyor. Eşler, anneler, babalar, çocuklar… Birbirlerine yaslanarak bekliyorlar. İnsanların fısıldayışlarını duyuyorum, “İki saniye görebilsem yeter… İki saniye.” Bu cümle Silivri’nin resmi dili olmuş gibi. Ya gördüklerini anlatıyor aileler ya görebilmek selamlaşmak istediklerini. DİLEK HANIM’IN ELLERİ Tutuksuz sanıkların oturduğu bölüme ilerliyorum. Yol arkadaşlarımın çıkacağı merdivenin arkasında oturuyorum. Merdivenlerin başına gözüm takılıyor. Her çıkan, bir an duruyor. Arkasını dönüyor. Ellerini kaldırıyor. Salon bir anda yükseliyor. İnsanlar sandalyelerin üzerine çıkıyor. Sevdiklerini görebilmek için. Defalarca yaşanıyor bu an, sık sık tekrarlanıyor, hatta günün anlamı haline geliyor… Orada, kalabalığın içinde, izleyenlerin arasında en önde Dilek Kaya İmamoğlu var. Dimdik. Bazen sandalyenin üstünde, bazen ayakta. Herkese, tek tek el sallıyor.… Sadece bir eş değil, bütün o bekleyişin taşıyıcısı gibi… Hemen yanında, Buğra Gökce’nin eşi Filiz… Elleri havada. Sadece bir anlık göz göze gelmek için, selamlaşmak için bekleyen eller. ŞEHİR PLANCILARININ ELLERİ Merdivenden şehir plancısı yol arkadaşlarım çıkıyor. Buğra Gökce, Resul Emrah, Murat Çalık, Gürkan Akgün, Ramazan Gülten… Her biri dimdik. Her biri aynı hareketi yapıyor: Dönüyorlar. Bakıyorlar. Ellerini kaldırıyorlar. O an anlıyorsun: Bu bir selam değil sadece. “Buradayız, dimdik ayaktayız” demenin en sade, en güçlü hali bu… Kısa bir göz teması, kısa bir selamlaşma… Ama o kısalıkta umut var, koskoca bir umut. EKREM BAŞKAN’IN ELLERİ Ve sonra… Jandarma kordonunun içinde Ekrem İmamoğlu çıkıyor merdivenlerden. Salon bir anda dalgalanıyor. Yaklaşık bir yıl sonra ilk kez göz göze geliyoruz. Çıktığı an el sallıyor. Herkese. Tek tek. Kalabalığın içinden bana bakıyor: “Hoş geldin Utku başkan.” Bir an duruyorum. Cevap boğazımda düğümleniyor. “Hoş bulduk başkanım.” Silivri’deyiz. Bir cezaevi salonunda. Adalet arıyoruz. Ve biz… Hoş buluyoruz. İlk gün konuşması engelleniyor. Salon boşaltılmak isteniyor. İlk gün sonunda ellerini havaya kaldırarak haykırıyor Ekrem Başkan: “Birazcık mertliğiniz varsa bu insanları bırakın, tek başıma benimle mücadele edin!” İkinci güne de yine bir haykırışla başlıyoruz. Bu sefer tutuklu yol arkadaşlarımızın sevdiklerine el sallaması engellenmeye çalışılıyor. Jandarmanın salon içerisindeki yoğunluğundan kaynaklı Ekrem Başkan isyan ediyor. "Ben oturmayacağım ayakta kalacağım" diyor. Salona dönüyor, "Ben ayaktayım" diye bağırıyor. Bütün salon, hepimiz onunla birlikte ayağa kalkıyoruz. O an duruşma salonu değildi artık. Sanki Ekem başkanın herkesle selamlaştığı bir kent meydanıydı. Eller havada. Ellerle kalpler yapılıyor. Kimi yol arkadaşlarımız ellerini yumruk yapıyor. Selamlar gidip geliyor. CEZAEVİNİN ELLERİ Gazeteciler not alıyor. Herkes tanık. Herkes o anın içinde. Aileler, avukatlar, siyasetçiler, gazeteciler… Özellikle aralarda, yol arkadaşlarımız merdivenlerden inip çıkarken herkesin elleri havada. Birbirine değmese de aynı hikayeye uzanan eller. Ve sonra Can Yücel’in şiiri geliyor aklıma: “Ne kadar çok elimiz varmış meğer! İlkin, senin elinle tutuşan benimki Sonra çocuklarınki Gençlerinki Tekel İşçilerininki Sonra, ellerin elleri... Ne kadar çok elimiz oldu, baksana, Tutuşa tutuşa Bir orman yangını gibi” Silivri’de gördüğümüz sadece bir duruşma değildi. İlk dört gün sevdiklerine, yol arkadaşlarına ulaşmaya çalışan elleri gördüm. Yargıyı bir duvar gibi örme çabasına, insanları o duvarı elleriyle yoklama anını gördüm. Bir taraf içi boş dosyalarla konuşuyor. Diğer taraf bakışlarla, elleriyle… Bir taraf susturmaya çalışıyor. Diğer taraf sadece el kaldırarak bile çoğalıyor. BİZİM ELLERİMİZ Bu hikâye sadece Silivri’nin değil. Bu hikâye, memleketin dört bir yanında aynı anda havaya kalkan, umuda uzanan ellerin hikâyesi. Bu hikaye memleketin geleceğinin, bir umudun hikayesi… Ve o hikaye ve o umut şimdi bizim ellerimizde.