İsrail, Lübnan'a yönelik kara saldırısının ilk aşamasında. Sınır boyundaki kritik yerleşimlere yönelik başlatılan "sınırlı kara operasyonu" tamamlandıktan sonra, çok sayıda taburun katılımıyla kara işgalinin başlaması hedefleniyor. Ancak "sınır kara operasyonu" dahi, ilk andan itibaren direnişle karşılaştı. Hizbullah, Hiyam, Ayta eş-Şaab gibi birçok yerleşimde İsrail ordusuyla çatışmaya girdi. Örgütün açıklamasına göre, coğrafi konumu nedeniyle 2006 yılındaki işgalde İsrail'in çok sayıda tank kaybettiği ve bu sebeple "Merkava mezarlığı" olarak bilinen Taybeh'te direniş güçleri şimdiye dek 6 israil tankını hedef aldı. İsrail devleti, kayıplarına dair verilere mutlak sansür uyguluyor. Ancak İsrail basını, 18 Mart'ı 19 Mart'a bağlayan gece yaşanan çatışmaların "tedirgin edici sonuçlar yarattığını" aktarıyor. Peki, İsrail tam olarak ne amaçlıyor? Askeri hamlelerinin siyasi hedefleri ne? Durum Lübnan siyasetine nasıl yansıyor? İsrail'in tarihi emeli: Litani Nehri Litani Nehri, yirmi yıldır kağıt üstünde en önemli sınır. 2006’da İsrail için hüsranla biten işgali bitiren 1701 Sayılı BM Kararı, Lübnan’ın nehrin güneyinde kalan, İsrail sınırına kadar olan bölgede yalnızca Lübnan ordusu ve BM’ye bağlı UNIFIL kuvvetlerinin kalmasını öngörüyordu. Ancak ne İsrail bu bölgeyi taciz etmeyi bıraktı, ne de Hizbullah ve diğer direniş güçleri, olası bir işgale karşı burada konuşlanmaktan vazgeçti. 2024’te İsrail’in Lübnan’ı işgalini bitiren son ateşkes de bu bölgeden hem İsrail hem direnişin çekilmesini, ayrıca Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını öngörüyordu. İsrail, ateşkesi hiç önemsemedi. 5 stratejik tepeden çekilmedi. UNIFIL raporlarına göre bu kısa sürede Lübnan hava sahasını tam 10 bin kez ihlal etti, Lübnan topraklarında 1400 askeri operasyon yürüttü. Hizbullah da Güney Lübnan’ı terk etmedi. Aksine, 2 Mart’tan bu yana ortaya koyduğu askeri performans, 2024’te “kolu kanadı kırıldı” değerlendirmesi yapan İsrailli ve diğer yabancı gözlemcileri şaşırtacak derecede büyük bir dirence sahip olduğunu gösterdi. İsrail ordusuna ait çok sayıda askeri araç ve tankların İsrail'in kuzeyinde Lübnan sınırına yakın bölgede konuşlandığı görüldü. (Fotoğraf: AA) Bu hafta başlayan kara harekatıyla birlikte İsrail, bu kez bir savaştan ziyade yıkımı ve uzun vadeli işgali hedefliyor. İsrail, önce Litani’ye kadar olan bölgenin boşaltılmasını istedi. Ardından, bu talebini hem nehrin kuzeyini hem de Beyrut’un Dahiye semtini içerecek ve Lübnan topraklarının yüzde 14’üne tekabül edecek şekilde genişletti. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 5 Mart’ta yaptığı açıklamada, Gazze’yi buldozerlerle yerle bir etmelerine atıfla “Dahiye, Han Yunus gibi görünecek” dedi. Beyrut’taki Dahiye’ye İsrail’in karadan ulaşması olanaksız. Ancak siyonistler, büyük oranda Şiilerin yaşadığı bu mahalleleri sürekli olarak havadan vuruyor. Ancak “Gazze benzeri yıkım” planı, esas Litani’nin güneyindeki bölge için geçerli. İsrail, burayı tamamen nüfustan arındırılmış ve yerle bir edilmiş, boş bir alan haline getirmeyi hedefliyor. Siyonistler şimdiden sınıra yakın bazı Lübnan köylerini tek bir ev kalmayacak şekilde yıktı. Amaç, asırlardır burada yaşayan Lübnanlıların bir daha geri dönememesini sağlamak ve böylece Lübnan’ın fiziki ve demografik haritasını tamamen değiştirmek. İsrail ordusu, burada bir tampon bölge kurmak istiyor. Kimi raporlar hedef olarak 10 kilometrelik bir şeride işaret etse de, esas arzulanan Litani Nehri’ne kadar İsrail’in kontrol ettiği, insansız bir alan yaratmak. Litani takıntısının sebebi ne? Litani Nehri’ne dayanma arzusunun çeşitli sebepleri var. Askeri olarak nehir, ötesinin gözlemlenebileceği, kolay savunulabilir ve sızmaları zorlaştıracak bir sınır olarak görülüyor. Nehir, İsrail sınırına yaklaşık 30 kilometre mesafede. Bu mesafenin, İsrail’in kuzeyini kısa menzilli roketlerden koruyacağı düşünülüyor. Ayrıca nehre dayanacak İsrail güçlerinin, çoğunluğu nehrin kuzeyinde yer alan füze atış rampalarına ve Hizbullah tahkimat noktalarına operasyon düzenleme olanağı sağlayacağı da hesaplanıyor. Ancak Litani takıntısı, yalnızca askeri gerekçelerle ilgili değil. Suyun en değerli stratejik kaynaklardan biri olduğu coğrafyada İsrail, Litani Nehri’nin kontrolünü ele geçirmesi halinde su kaynaklarını yüzde 40 oranında artırmış olacak. İsrail'in Lübnan'ın güney düzenlediği yoğun saldırılar, bölgede ağır yıkıma neden oldu. Lübnan köylerinde oluşan yıkım İsrail'in kuzey bölgesinden görüntülendi. (Fotoğraf: AA) İşin bir de teolojiyle ve psikolojiyle kesişen politik boyutu var. “Vadedilmiş topraklar” elbette Litani’nin çok ötesini kapsıyor, fakat siyonist hareketin 1900’lerin başındaki ilk çalışmalarından itibaren Litani Nehri hep kuzey sınırı olarak belirlendi. 1947’de İsrail’in ilk lideri olan David Ben-Gurion da Litani Nehri’ne kadar genişleme hedefini hep dillendirdi. Psikolojik olaraksa Litani, İsrail için bir hınç ve ihtiras nesnesi. On yıllardır defalarca Lübnan’a saldırmış ve uzun yıllar ülkeyi işgal etmiş olan siyonistler, bir türlü Litani Nehri’ni tümüyle ele geçirmeyi başaramadı. 2006’daki işgal girişiminde İsrail ordusu nehri ancak uzaktan görebildi, suya dokunamadan yenildi ve gerisin geri çekildi. 1947’de siyonistlerin ilk saldırılarından başlayarak Güney Lübnan, özellikle de nehrin güney kısmında yaşayan insanlar bu işgale direndi. Bölgede on yıllara uzanan, yaşamın her zerresine yerleşmiş bir direniş kültürü var . 1960’larda Lübnan Komünist Partisi, buradaki köylerde milis güçleri kurdu. Ardından bunlar partizan teşkilatı haline geldi. 1982’de komünistlerin önderliğinde Ulusal Direniş Cephesi kurulduğunda, Güney Lübnan’daki askeri güç zaten örgütlü ve deneyimliydi. İsrail, buraları insansızlaştırmak isterken, bu tarihi ve kültürü de silmek istiyor. Hiyam'da kıyam: Çadırlar, zindanlar, işkence ve molozlar Bu amaçla başlayan İsrail işgalinde en kritik noktalardan biri, Hiyam. Kasabanın adı, “çadırlar” anlamına geliyor. Asırlar boyunca göçebeler, ticaret kervanları, askeri birlikler civara hakim bu tepelerde çadırladı. 800 metre rakımdaki kasaba İsrail’in kuzeyindeki Celile bölgesine yukarıdan bakar. Bekaa Vadisi’yle Güney Lübnan’ı birleştiren yolun ortasında yer alır. Hiyam, çok stratejiktir. Aynı zamanda da çok semboliktir. 1978 ve 1982’de Lübnan’ı işgal eden İsrail, kendisiyle işbirliği yapan falanjist Güney Lübnan Ordusu’na Hiyam’da bir hapishane kurdurdu ve 2000 yılında çekilene dek sayısız Lübnanlı ve Filistinli’ye burada işkence etti. 2000’de İsrail çekilince Lübnanlılar hapishanedekileri özgürlüğüne kavuşturdu ve bu işkencehane yapısını bir direniş müzesine dönüştürdü. 2006’da İsrail yeniden saldırdığında İsrail jetleri, müze olan eski hapishaneyi bombalayarak yerle bir etti. Amaç, eski işkencelerin kanıtlarını yok etmek ve direnişin izlerini silmekti. 1 Ekim 2024’te İsrail yine saldırdı. Hiyam, yine hedefti. İsrail ordusu, Hiyam’a girmeden önce aylarca kasabayı bombalayarak yerle bir etti. Fakat kara harekatı başladığında direniş güçleri, sınırı korumak yerine, siyonistleri Hiyam gibi yıkıntı halindeki yerleşimlere çekip burada vurmaya odaklandı. Hiyam, İsrail askeri güçlerinin en fazla kayıp verdiği yerlerden biri oldu. Saldırılar nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan halk, yanlarına alabildikleri eşyalarıyla birlikte boş depoların içine çadır kurarak sığındı. (Fotoğraf: AA) Şu an yine aynı durum yaşanıyor. İsrail ordusu, kuzeyden erişimi kesmek için Hiyam’ın kuzey mahallelerinden kasabaya girmeye başladı. Ancak her yeri moloz yığını olan kasaba, bu haliyle, direniş ve pusu için de çok olanaklı bir fiziksel yapı sunuyor. Hiyam’da halen çatışmalar devam ediyor. Hâlâ moloz yığını halindeki hapishane-direniş müzesi binası da, direnişçilere ev sahipliği yapıyor. Hizbullah, bu son işgale karşı, daha uzun vadeli bir yıpratma savaşı taktiği izleyeceğinin sinyallerini veriyor. Henüz İsrail ordusu, Hiyam dahil sınırdaki kritik geçiş noktalarını tam olarak kontrol altına alabilmiş değil. İsrail’in daha fazla taburu sokması, buraların alınmasının ardından gelecek. Ancak direniş sınır boyunca sürüyor. Güneydeki Ayta eş-Şaab’da şiddetli çatışmalar var. Hiyam Belediye Başkanı İmad Selame, İngiliz The Guardian gazetesine yaptığı açıklamada “Güneydeki her kasabada, tanksavar roketlerle donatılmış en az iki yüz direnişçi var. İsrail elini kolunu sallayarak yürüyemeyecek” dedi. Savaşın siyasi boyutu: Lübnan'ın düzen partilerine boyun eğdirme baskısı Askeri operasyon henüz başlangıç aşamasında ve nereye evrileceğini önümüzdeki günler gösterecek. Ancak, Lübnan’a yönelik esas saldırı, siyasi bir nitelik taşıyor. İsrail, ABD ve müttefikleri, Hizbullah’ı siyasi olarak yalnız bırakmaya ve Şiilere karşı öfke hissinin yayılmasına çabalıyor. İsrail’in Güney Lübnan’dan gitmek zorunda bıraktığı Şii ailelerin vardıkları kasabaları da bombalaması, esas olarak bu kasabaların nüfuslarına “Şiileri barındırmayın, dayanışma göstermeyin” mesajı içeriyor. Başbakan Nevaf Selam’ın orduyu Hizbullah’ı silahsızlandırmaya yöneltme çabası, ordudan gelen direnç karşısında sonuç bulmadı. Şimdi Lübnan’da düzen partileri, İsrail’le müzakere masasına oturup oturmamayı tartışıyor. Kıbrıs veya Paris’te yapılmak istenen görüşmelerde Lübnan heyetinde Şii bir temsilcinin de olması isteniyor, fakat Şii tabana yaslanan Emel Hareketi, ülke işgal altındayken masaya oturmayı reddediyor. İsrail'in Beyrut'a yönelik saldırı sonucu kentte oluşan yıkım günden güne büyüyor. (Fotoğraf: AA) Benzer bir çıkış, Lübnan’daki Dürzilerin lideri Velid Canbolat’tan da geldi. El Marfa’nın haberine göre Canbolat, ilgili taraflara, “tam bir Lübnan mutabakatı sağlanmadan düşmanla yapılacak müzakereler için kendi adına bir temsilci atamayacağını” bildirdi. Dahası, Canbolat’ın, 1983’te Lübnan’ı fiilen İsrail’e teslim eden 17 Mayıs Anlaşması’na karşı 1984’te ayaklandıklarını ve o anlaşmayı yırtıp attıklarını hatırlatarak, “yeni bir 17 Mayıs’a izin vermeyiz” dediği belirtiliyor. İsrail’in Suriye’deki Dürzi nüfus üzerinde siyasi etkisini artırdığı ve İsrail işgali altında yaşayan Dürziler arasında meşruiyet kazandığı bu dönemde Canbolat’ın açıklaması önem taşıyor. Öte yandan ABD, İsrail’le masaya oturulması için Lübnan’daki düzen partilerin büyük bir baskı uyguluyor. Burada en çok arzulanan, Lübnanlı heyetin, İsraillilerle poz vermesi. Lübnan yasalarına göre bir Lübnanlı yetkilinin, bir İsrailli’yle aynı karede poz vermesi, el sıkışması veya doğrudan muhatap olması, vatana ihanet suçu anlamına geliyor. 1948’den beri İsrail’le hukuki olarak “savaş” durumundaki Lübnan’da 1955’te kabul edilen “Düşman devleti boykot kanunu”, hâlâ yürürlükte. Lübnan basınına göre ABD Büyükelçiliği, hükümetten bu yasanın da kaldırılmasını talep etti. ABD’nin bölgedeki müttefikleri de Lübnan’ı sıkıştırıyor. Komşu ülke Suriye’nin cihatçı lideri Ahmet el Şara, Lübnan sınırına asker yığdı ve işgalci İsrail güçlerine tepki göstermek yerine Hizbullah’ın silahsızlandırılması çağrısı yaptı. Türkiye adına Hakan Fidan’ın katıldığı, dün Riyad’da düzenlenen dışişleri bakanları toplantısından sonra yayımlanan ortak açıklamada benzer şekilde “Lübnan devletinin silah tekeli” vurgusu, İsrail saldırısına yönelik tepkiden önce dile getirildi. Lübnan’ın İsrail’le görüşmelere katılıp katılmayacağı henüz net değil. Görüşmelerin, sahadaki tabloyu etkilemeyeceği kesin. İlk günler itibariyle işgalcileri yıprattığı görülen direnişin önümüzdeki süreçte nasıl devam edeceğini zaman gösterecek. Ancak gidişatı belirleyecek bir diğer başlık, İran Savaşı. İran devleti, son günlerde yaptığı açıklamalarda, ABD ve İsrail’le ateşkes görüşmesi yapılması halinde, Irak ve Lübnan gibi ülkelerdeki “dost güçler”in durumunun da ateşkesin şartları olarak masaya konulacağını vurguluyor. Her durumda, Güney Lübnan, son 80 yıldır sürekli yaşadığı üzere, bir kez daha saldırı altında. Bir kez daha direniyor. Bu kez saldıranlar, Güney Lübnan’ı tamamen yok edip, boş bir arazi haline getirmek istiyor.