Geçen hafta yazacaktım aslında. Başlıyordum; olmadı. Öylece kaldı. Kimileyin başıma gelir. Sık sık yinelenmedikçe, olsun varsın. Yeniden aynı yazıyı yazarsan, bir ihtiyaç zorluyor demektir. Gereksinim derdim çok eskiden. Şimdi bıraktım. Bir askerlik arkadaşım vardı; pek öyle okuryazar sayılmazdı. Okurdu az çok, ama yazarlıkla bir ilgisi yoktu. Yine de, ara sıra, fikir yürütürdü kullanılan yeni sözcüklerle ilgili olarak. Beğendiklerini değil, beğenmediklerini söylerdi. Bu gereksinim sözcüğü de onlar arasındaydı. “Ne bu yahu” derdi; “tiksinmeyi akla getiriyor. En azından, kullanım alanını daraltmak gerekir. Yeme içme gereksinimleri denir mi? Tiksiniyorsan, yeme kardeşim!” Onun vırvırından etkilenmemle başladı, sonra soğudum o sözcükten. Her neyse… Konuşurken, yazarken kullandığımız, daha çok da kullanmadığımız her sözcük için bir gerekçemiz olmalıdır. Vardır zaten; farkında olmasak da vardır. Dağlarca’nın dizesidir yanılmıyorsam, “Türkçem, benim ses bayrağım” demiş ya, biraz şovenist havalı gelse de, aklımızda bulunmalıdır. Ortaklaşa dergisinin Mart sayısını geçen hafta almıştım. Yeni bir kitabı ya da dergiyi ilk elime aldığımda, önce kapağına demeyeceğim, onu hemen görüyorsun, çevirip arka kapağına bakarım. Bu kez de öyle yaptım. Bir odanın fotoğrafı. “Okuma yazma atölyesi” imiş. Giysilerden anladığımız kadarıyla, ısıtılma eksikliği ya da güçlüğü olan bir mekân. Yüzüğünden evli olduğu anlaşılan kadın öğrenci yine bir kadın olan öğretmenin işaretlerine dikkat ederken kurşun kalemiyle bir şeyler yazmaya çalışıyor. Arkadaki duvarda, bana sorulursa, bizim Behice Hanım’ın en güzel fotoğraflarından biri. Bir insan böyle gülebiliyorsa, yaptıklarından mutluluk duyuyor demektir. Bunu aklımdan mı geçiriyorum yoksa alçak sesle mırıldanıyor muyum, diye düşünürken, sesim beni uyarıyor. Neyse, yanımda yöremde kimse yok… Meğer TKP’nin semt evlerinden birinde çekilmiş bu fotoğraf. Yerleşti artık, böyle ayrı yazılıyor. Dilimizin bir türlü yeterince yerleşmemiş yazım kurallarına göre doğrusu bu mudur, emin değilim. Ama ben bitişik yazılmasından yanayım. Bitişik yazılınca iki sözcüğün ikisinden de farklı anlamlar taşıyan yeni bir sözcük türetilmiş oluyor ki, gerçekte ortaya çıktığını saptayabildiğimiz de budur. “Bizim Mahalle” başlığıyla bir fotoğraf yarışması açılmış. Derginin arka kapağında gördüğüm de “kazanan fotoğraf” olarak sunuluyor. Elif Naz Uzer’in çalışması. Elif Naz kardeşim, kızım mı demeliyim yoksa, ne güzel bir çalışma yapmışsın. O mekân da İstanbul’daki Tarlabaşı Semt Evi imiş. O semtin adını çok duymuş olsam da şimdi kalk git deseler, nasıl gidilir bilmem. Kısmetse, bir gün İstanbul’a yolum düşerse, ya Elif Naz’ı bulurum ya da bizim çocuklara “Hadi, biriniz beni götürsün” derim, gideriz. Bu arada, “kısmet” sözcüğünü General Engels’in de hemen hemen aynı anlamda kullanmış olduğunu söylersek, hak edilmemiş takılmalardan korunmuş oluruz. Fotoğrafa dönersek, Behice Hanım’ın o duvarda bulunmaktan hoşnut olduğunu düşünebiliriz. Kişisel olarak en çok yapmak isteyip de engellendiği işin akademik çalışmalar, hocalık, düpedüz söyleyelim, öğretmenlik olduğu bilinir. Nitekim, o fotoğraftaki benzersiz gülümsemenin, masa başındaki iki kadının çabaları ve öğretmen-öğrenci ilişkisindeki sevimlilikleri ile bağlantılı olduğunu öne sürmekte herhangi bir yanlışlık aramak doğru olmaz. İlle de kaba gerçekçiliğin ardına düşüp gerçeklikle hayal arasındaki örtüşmezlikten söz açarak bu satırların yazarının belki yararlı, ama temelsiz hayallerle vakit geçirdiğini söyleyenler çıkarsa, onlara kızmak yerine biraz daha duvardaki harika gülüşü anlamaya çalışmalarını öneririm. Daha zihin açıcıdır. O gülüşü artık sadece eski fotoğraflarda görebileceğimizi öğrendiğim gün bir yazı yazmaya karar vermiş ve birkaç gün içinde yazmıştım. Yıllardan 1987, aylardan Ekim ayıydı. Ama o zaman çıkarmakta olduğumuz Toplumsal Kurtuluş dergisi aylık olduğu için Kasım’da yayımlanabildi. “Teslim Olmamış Bir Savaşçının Ardından” diye başlık atmıştım; o zaman da içime sinmemişti, şimdi de öyledir. O yazının bende, sevimli mi desem hoş mu desem, şöyle bir anısı vardır; biraz sözü uzatmak pahasına anlatacağım. Benim hayatımda Yusuf adını taşıyan üç arkadaşım oldu. İlki 14-15 yaşlarındaki bir lise öğrencisiyken. Adı Yusuf Aslan’dı. Okul numarası 1111’di ve aşağı yukarı bütün derslerden okul numarasını oluşturan sayıların her biri kadar not alırdı. Dolayısıyla, arkadaşlığımızın süresi bir yılı geçemedi. İkinci Yusuf’u üniversite öğrencisi olduktan sonra tanıdım. O da Yusuf Aslan’dı ve sonraları herkesin adlarını belleyeceği “Üç Fidan”dan biri oldu. Üçüncü Yusuf’u ise az önce sözünü ettiğim yazı dolayısıyla tanıdım. Tanıdım dediysem, o tarihten epey sonra. Daha doğrusu, o beni tanırmış da benim onu tanıyışım yıllar sonraya rastladı. Eh, ne de olsa, bendeniz dünya çapında ünlü bir yazarım, o ise diyar diyar dolaşıp kitap satarak ekmeğini kazanan bir genç. İşte ekmeğini kazanmaya uğraşırken çıktığı bir Diyarbakır seferinde benim o yazımı okumuş ve okurken ağlamış. Bunu bana anlattığında aradan yıllar geçmiş ve ikimiz çoktan yakın dost ve yoldaş olmuştuk. O gün bugündür yazarken okuyanlar ağlar mı diye düşünür ve ağlayacakları besbelli ise yazmaktan vazgeçerim. Ancak, şöyle bir sorun olduğunu da eklemem gerekiyor: Benim bu üçüncü Yusuf arkadaşım o yazıyı okurken neden ağlamış sorusunun doyurucu bir yanıtını bulabilmiş değilim. Bu durumda gözden kaçanlar oluyordur herhalde. Ama, anlayabildiğim kadarıyla, şimdiye kadar bir doz aşımı olmamış. Yoksa, bir biçimde uyarılırdım. O yazıma gelince, sadece son cümlelerini aktarmakla yetiniyorum: “Sosyalist mücadelemizin büyük adlarından biridir. Adını yaşatacağız. Sosyalist iktidarımızın üniversitelerinde, amfilerinde, kütüphanelerinde, dersliklerinde. Çok isteyip de barındırılmadığı Türkiye’nin üniversitelerinde o zaman yerini alacaktır. Üniversitelerimizin dışına çıkacaktır. Sosyalist ülkemizin sokaklarına, caddelerine, alanlarına adı yazılacaktır.” Bunların ne kadarını yapabildik sorusu ortadadır. Tümünün eksiksiz olarak gerçekleştirileceği günler ise mutlaka gelecektir.