Yönetmen Emin Alper’in 76. Berlin Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödülü ile dönen son filmi “Kurtuluş” yaklaşık iki hafta önce vizyona girdi. Başından beri birçok politik tartışmaya vesile olan festivalin ödül bölümünde ses getiren bir konuşma yapan Emin Alper, kendini bu tartışmalar ekseninde nereye konumlandırdığını da ilan etmiş oldu. Kurtuluş filmi kimilerine göre psiko-politik gerilimin zirvesi, kimilerine göre şiddetin “Kürtleştirilmesi”, kimilerine göre ise yönetmenin şablon filmlerinden bir yenisi. Kuşkusuz bu yorumların hepsi ayrı bir tartışmayı ve daha detaylı bir film incelemesi yapmayı gerektiriyor ancak bu yazının konusu başka. Amacım bir film okuması yapmaktan ziyade yönetmeni ve sanatını festival, Kurtuluş filmi ve yapılan söyleşiler üzerinden bir yere oturtmaktır. Filmin konusu Kurtuluş’un çıkış noktası 2009 yılında Mardin'in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge Köyü'nde gerçekleşen, aralarında çocukların da bulunduğu 44 kişinin öldüğü bir katliam. Olayın arkasında aynı aşiretin farklı aileleri arasındaki toprak paylaşımı, muhtarlık gibi güç dengelerini etkileyen ekonomik problemler ve buna bağlı kişisel husumetler olduğu varsayılıyor. Bu olaydan esinlenen Emin Alper, aynı gerilimi yıllarca koruculuk yapmış Hazeran aşireti ile köylerinden göçmek durumunda kalmış Bezari aşireti arasında kuruyor. Hazeranlar topraksız, giderek yoksullaşan, Bezarilere karşıtlık üzerinden bir tarikat etrafında örgütlenmiş muhafazakâr bir köy. Bezariler ise ticaretle zenginleşmiş, bölgedeki toprakların büyük kısmını yasal yollarla almış ancak bölgedeki çatışmaların alevlenmesiyle şehre göç etmişler. Durum böyle olunca bıraktıkları topraklar da Hazeranlar’a kalmış ve onlar tarafından ekilip biçilmiş. Geçen yılların ardından bölgedeki çatışmaların sona ermesiyle köylerine geri dönen Bezariler, tapuları ellerinde olan topraklarını geri almaya başlarlar ve Hazeranlar gibi koruculuk yapmak için devlete başvururlar. Bu durum tekrardan yoksullaşma tehlikesiyle karşı karşıya olan Hazeranlarda ciddi bir paniğe yol açar, üstelik artık düşmanları da devletin verdiği silahlara sahip olacaklardır. Hazeranlar kendilerini acilen bir önlem almak zorunda hissederler ve bağnaz bir paranoya ile beslenen varoluşlarını kaybetme korkusu onları Bezarileri yok etmeye götürür. Filmin anlattıkları ve anlatmadıkları “Bir katliamda bireysel ve toplumsal motivasyon nedir? Bunun peşinden gittim…” E.A. Yönetmen bu şekilde özetliyor filmdeki arayışını. Özetle, sıradan insanların nasıl böyle bir şiddetin parçası haline gelebildiklerini, şiddetin nasıl üretildiğini ve ne şekilde topluluk içinde dolaşıma girip büyüdüğünü göstermek istemiş. Filmde de rüyalar ile gerçeklerin iç içe geçtiğini, bireysel hezeyanların toplumsal bir psikoza dönüşerek Hazeranları nasıl bir felakete götürdüğünü adım adım görüyoruz. Ancak anlatılan olay büyük oranda psikolojik gerilime indirgenmiş, filmde daha çok şiddetin üretimine ve dolaşımına odaklanılıyorken diğer yandan bu şiddetin ortaya çıkmasına neden olan toplumsal nedenler teğet geçilmiş. Öncelikle, Hazeranlar ve Bezariler arasındaki mülkiyet geriliminin temellendirilmediğini söyleyebiliriz. Aralarında iki adımlık mesafe olan köylerden biri tam olarak, hangi koşullarda, nasıl bir politik atmosferde neyi farklı yaparak ticareti keşfetti, zenginleşti ve diğerine üstünlük kurdu bilmiyoruz. Bazı kadınların gidip “yamanması” dışında Bezarilerin zenginliğinin bölgede nasıl bir üretim/sömürü ilişkisi yarattığını anlatan, somutlayan hiçbir şey göremiyoruz, ortadaki ekonomik karşıtlık bir söylemden ibaret kalıyor. Çokça tepki çeken bir diğer konu ise filmde devletin ve kapitalizmin rolünün yok sayılması. Bezariler tam olarak neden göç etti, Hazeranlar neden yoksulluğa terk edildi, koruculuk olgusu nasıl ortaya çıktı, Kürt sorununun ve AKP siyasetinin bu iki köyün tercihleriyle nasıl bir ilişkisi var anlatılmıyor, pas geçiliyor... Hal böyle olunca da filmdeki devlet temsiliyeti iki jandarmanın “masum” hakemliğine indirgeniyor, koruculuk sadece bir silahlanma aracından ibaret kalıyor halbuki bu kadar zenginleştiği söylenen bir köyün silahlanmak için tek yolunun koruculuğa başvurup devletten silah dağıtmasını beklemek olduğunu düşünmek çok naifçe gerçekten. Kimilerine göre bu gibi temel meselelere değinilmemiş olması, yaşanan katliamın esas nedenlerinin ve sorumlularının işaret edilmemesi, şiddeti “Kürtleştirmiş”, onları gerici, bağnaz fanatiklerden ibaret göstermiş. Bu tepkiyi anlamak mümkün ancak filmdeki problemi sadece Kürt halkı temsiliyeti üzerinden ele almak da büyük kolaycılık, üstelik ödül konuşmasında Kürt halkının mücadelesine selam gönderen bir yönetmenden bahsediyorsak. Ayrıca Emin Alper de filminde bir Kürt temsili yapmadığını derdinin insanı anlatmak olduğunu belirtmiş. Demek ki buradaki problem sanılandan çok daha büyük ve derin; eksik, yanlış anlatılan ve hor görülen, kim olduğundan, yaşadığı coğrafyadan bağımsız bir şekilde insanın kendisidir. Kötülüğün sıradanlığı ya da insanın karanlık yüzü “Yani nasıl olur da bir grup insan bu kadar radikalleşip canavarlaşabilir? Bu kadar kötücül bir eylemi rahatlıkla işleyebilir? Bu sorunun cevabını aramanın benim için çok önemi var. Çünkü bu dünyada işlenen katliamların, soykırımların küçük bir mikro ölçekte yeniden canlandırılması anlamına geliyordu bu soruların sorulması benim için.” E.A. "Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insanlar dengesiz, tutarsız liderleri seçiyor. Gerçek psikozun ya da nörobilimin bir önemi yok. Benim vurgulamak istediğim herhangi bir toplumun herhangi bir zamanda onları felakete sürükleyecek çılgın liderler seçebileceği.” E.A. “Mevki kaybetme, toprak kaybetme, servet kaybetme, başka birçok şeyi kaybetme korkusuyla ezeli düşmandan korku sizi tek kurtuluşun etnik temizlik olduğuna düşünecek hale getirebilir. Anlatmak istediğim tam da bu. Gazze’de tanık olduğumuz gibi bir durum.” E.A. Ortada yaşananlardan sorumlu bir odak tarif edilmeyince mesele yine dönüp dolaşıp insanın yanlış tercihlerine ve kötücül özüne geliyor. Kötülüğün sistemsel bir yanı olduğu görmezden gelinerek ezenin kötülüğü ile ezilenin kötülüğü aradaki neden sonuç ilişkisi kavranmadan aynı kefeye konuluyor. Örneğin, filmde yoksullukla karşı karşıya kalan Hazeranların işlediği suçlar ile bir süredir ABD ve İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım, benzer motivasyonların sonucu olarak görülüyor. Sınıflardan bağımsız bir dünya ve insan kavrayışı yönetmeni ister istemez özcü bir konuma itiyor. Eğer gerçekten dünyada işlenen suçların mikro ölçekte yeniden canlandırılmasıysa amaç, bu ciddi bir soyutlama becerisi gerektirir. Doğru karakterler ve olay örgüsü ile yukarıda pas geçildiğini söylediğimiz temel meselelerin altının doldurulması ve iyi temsil edilmiş olması gerekir. Bu yapılamadığında karmaşık bir mesele basite indirgenmiş olur ve kaba bir hal alır, sistemsel olan bireyselleşir ve oklar sıradan insanı göstermeye başlar. Kötülük sıradanlaştırıldıkça da aslında mevcut sistem olağanlaştırılmış olur. Sorumluluk ve aydın tavrı “Sıra hikâyemizde. Cumhuriyet hikâyesi, düz bir gerçekçilik yapıyor dedik. Bu ne demek? Gerçeğin kaba görünüşlerini yazıyor demek. Özü, bu. Hikâyeci, gerçek karşısında, seyirci. Ya da etkilerini düşünmeden, çözümlemeden yansıtıyor. Uzun zamandır, böyle. Biri tutuyor, sözgelişi Beyşehir’deki sel felâketini işliyor. Gerçek bir olgu bu. Hikâyede konu olarak var. Bir fikre, bir öze bağlanmadan. Ya da deyimlenememiş bir öze, bilinçsizce katılarak. Sonunda, sözüm yabana bir memleket hikâyeciliği doğuyor ki; memlekete faydası, bence verem afişlerinin verem âfetine faydasından öteye geçmiyor.” Kaba, bilinçsiz, faydasız bir hikâye anlatıcılığı… Attila İlhan’ın “gerçeğe seyirci yaklaşmak” 1 diye tarif ettiği durum Emin Alper sinemasını çok iyi yansıtıyor, diye düşünüyorum, üstelik yönetmen dışardan baktığı gerçekliği çok iyi kavrayamayan dikkatsiz bir seyirci. Sanatın dünyayı yansıtan bir ayna değil, dünyanın onunla şekillendirildiği bir çekiç olması gerektiğini söylüyor Brecht. Bu aynı zamanda bir aydın tavrıdır. Emin Alper filmleri ise bizi tekrar tekrar bildiğimiz bir çamurun içine atıp duruyor, o çamurun neden orda olduğunu anlatmadan ve o çamurda saklı kalmış olanı ortaya çıkarmadan. O zaman çamurda debelenmenin ne anlamı var diye sorası geliyor insanın, onlarca trajediden birini bize tekrar hatırlatmak dışında “Kurtuluş” filmi ne anlatıyor? İzleyicisine hangi soruları sorduruyor ya da o çamurdan çıkışa dair neyi işaret ediyor? Koca bir hiç. Böyle bir gerçeklik anlatısı sorumluluk almaktan kaçmaktır. Çünkü ortada mücadele edilecek bir suçlu yoksa, yaşananlar büyük oranda sıradan insanların kötü tercihleriyle açıklanıyorsa alınacak bir sorumluluk da yoktur. Emin Alper bu sorumluluktan kaçtığı gibi izleyicisini de sorumluluk almaya teşvik etmek yerine karamsarlığa boğuyor. Görünenin ardındaki gerçekleri okumak için soL'a güç verin, abone olun. ABONE OL Son olarak festival meselesine de değinmek istiyorum. Boykot tartışmasını uzatmanın bir yerden sonra pek anlamı olduğunu düşünmüyorum çünkü problemin küçük bir kısmı bu. Kısaca özetlemek gerekirse, Emin Alper iyi bir boykotun örgütlenemediğini o yüzden kürsüyü bir mücadele alanı olarak görüp orada Filistinlilerin sesi olmayı daha uygun gördüğünü söylüyor. Kendisi bu örgütleme girişiminin ne kadar parçası oldu ne kadar sorumluluk aldı bilmiyoruz ama kürsüde ve sonrasında söylediklerini biliyoruz, dolayısıyla mücadele alanını nasıl kullandığına dair bir yorum yapabiliriz. Kimileri Emin Alper’in festivaldeki “sanatı siyasetten arındırma” yaklaşımına karşı kürsüyü işlevsel bir mecra olarak kullanmasının bir aydın duruşu örneği olduğunu söylemiş. Öncelikle, esas tehlike sanatın apolitize edilmesinden ziyade belirli bir ideolojik salgı üreterek sistem için araçsal hale getirilmesi ve bu başarıldığı ölçüde ödüllendirilmesidir. Mesela sözde politik bir tavır olarak her şeyi kötülük kefesine koyarsınız, Filistin’den bahsederken İsrail’i anmazsınız, İran tiranlığı deyip ABD emperyalizminden Alman sermayesinden söz etmezseniz kürsüyü bırakın mücadele alanı olarak kullanmayı egemen sınıfın gözdesi olursunuz. Festival sonrası söyleşilerinin birinde ödül konuşmanızı şu an yapsaydınız ne eklerdiniz diye sorulmuş yönetmene, ABD emperyalizmine de değinirdim diye yanıtlamış. İran vurulduktan iş işten geçtikten sonra... Bu kadar ben geliyorum diyen bir olayı öngörememek, İran’ı hedef gösterir duruma düşmek aynı seyirci tavrın bir sonucudur. “Yeterince ders alabilsek, yeterince hatırlayabilseydik daha 20. yüzyılın ortalarında yaşanmış büyük vahşeti hatırlatabilsek ve yeni kuşaklara anlatabilseydik şu an içinde bulunduğumuz gidişata belki dur diyebilirdik.” E.A. “Sadece kendimize ve dünya halklarına güvenmeliyiz, uyanık olmalıyız, birlikte ayağa kalkmalıyız ve değişimin gücü olmalıyız diyor” E.A. Ayağı yere basmayan umut kırıntıları… Hiçbir şeyi çözümlemeden sadece bir şeyleri hatırlatmak ve insanları karamsarlığa boğmak nasıl bir güven ve değişim gücü yaratacak, cevabı yok. Sanatçı seyirci konumunu terk ederek ayağa kalkıp bir yön, doğrultu göstermeden nasıl bir şeylere dur denilebilecek, cevabı yok. Bu sorular yanıtlanmadan, dayanaksız bir şekilde iyimser konuşmak umut satmaktır. Aydın ayağı yere basan, korkmadan düşüncelerini her yerde ifade eden, ürettikleriyle hedef ve yol gösteren, mücadele için önce kendi kollarını sıvayandır, sıradan insanla kavga edip, kırık aynasıyla çamurda oynayan değil. 1 Attila İlhan, “Gerçekçilik Savaşı”, Bilgi Yay., 2000.