Bir Türkiye manzarası: Su durgun gözüküyor, hal değiştirmeye hazırlanıyor

Türkiye’de iktidar, kendini devlet sanmış, kendini bu yolla sınamış bir yapı. Bir ülkede iddianame yazan adam o dava hâlâ sürer ve ülkenin gündemini belirlerken bakanlık koltuğuna oturuyorsa, ortada hukukun cesedi duruyor demektir. Herkes görüyor; ama kimse defnetmiyor demektir. Çünkü ceset hâlâ işe yarıyordur. İşe yarayan bir ceset… Türkiye’nin yargı sistemi bugün tam olarak bu…. Peki kimin işine yarıyor ve neyi koruyor? TÜİK’in kendi rakamları yanıt veriyor bu soruya. Türkiye’de en zengin yüzde yirmi, toplam gelirin yarısını alıyor. En yoksul yüzde yirmi ise yüzde altı buçuğunu. Avrupa Birliği ortalamasında zenginle yoksul arasındaki gelir farkı 4,66 kat, Türkiye’de 9,06 kat. BİSAM raporunda var; Mart 2026 itibarıyla dört kişilik bir ailenin sadece aç kalmamak için, sağlıklı beslenebilmek için değil, sadece aç kalmamak için, aylık 32.553 lira harcaması gerekiyor. Yoksulluk sınırı ise 106.942 lira. Asgari ücret 28.075 lira. Yani bir asgari ücretli, ailesini aç kalmaktan bile kurtaramıyor. Aynı ülkeyi, raporlar, dolar milyoneri sayısının en hızlı arttığı ülke olarak kaydediyor. Yüzde 8,4’lük artış… Milyoneri hızla artan ülkede medyan servet çöküyor. Bu veriler aynı ülkeye, aynı yılın raporlarına ait. Bunun adına da ekonomik kriz deniyor. Oysa kriz geçici olanı anlatır. Bu kalıcıdır. Bu, aşağıdan yukarıya, emekten sermayeye, halktan siyasal elite sürekli bir transferin adıdır. Ve bu transfer düzeninin sürmesi için seçim mekanizmasının işlemez hale getirilmesi gerekiyor. Çünkü sandık, servet pompasının fişini çekebilecek bir araç. Bugün muhalefetin gündeminin önemli başlıklarından biri bu yüzden İBB davası. Ve bu yüzden hedef İmamoğlu’nun şahsı değil, İmamoğlu’nun temsil ettiği olasılıktır diyor ana muhalefet. Sandığın gerçekten bir şeyi değiştirebileceği ihtimaline sarılıyor hâlâ muhalefetin büyük bölümü. Bu ihtimalin güncel adıydı Ekrem İmamoğlu. Hakkında bugüne dek açılan dava sayısı yediyi buldu, devam eden soruşturma sayısı beş. Suçlamalar arasında “ahmak” demek, bilirkişiyi eleştirmek, casusluk yapmak ve suç örgütü kurmak var. İstenen toplam ceza iki bin üç yüz yılı aşıyor. İsa’dan bugüne kadar geçen süreden fazla… Bir insana iki bin yıl ceza istemek, onu cezalandırmak değildir. Bu rakam bir hukuk talebi de değildir; olsa olsa bir iktidar fantezisidir ve fantezinin büyüklüğü, korkunun büyüklüğünü ele verir. Bir sandıktan bu kadar korkan iktidar, sandıkta ne kaybettiğini en iyi kendisi biliyordur. Ama İmamoğlu bir sebep değil, bir sonuç. Sebep daha derinde, daha eski… *** Türkiye'de son kırk yıldır uygulanan neoliberal ekonomi politikası, belirli bir siyasi yapıyı; yani Erdoğan tipi bir rejim mekanizmasını hem mümkün hem zorunlu hale getirdi. Neoliberal ekonomi politikası, eşitsizliği yapısal olarak derinleştirdi. Bu tablo toplumsal hoşnutsuzluk yarattı. Bu hoşnutsuzluğu yönetmenin iki yolu vardı. Ya politikayı değiştirmek ya da hoşnutsuzluğu ifade eden kanalları kapatmak… AKP, ikinci yolu seçti; ama bunu yaparken çok daha sofistike bir araç kullandı. Popülist redistribüsyon. AKP'nin iki on yılı, neoliberal çerçeveyi korurken tabana yönelik kalıcı servet transferleriyle görünür oldu. 2018 sonrasında da ciddi biçimde yaşandığı üzere kontrol mekanizmaları devreye girdi. Evet, bir servet transferi düzeni var ülkede ve bu düzenin korunması iki aparat gerektiriyor. Sorgulayanı susturacak yargı birincisi, sorgulamayı anlamsızlaştıracak nefret dili de ikinci… Yargı halloldu, kurumsal ele geçirmeyle iddianame fabrikası tam kapasite çalıştı. Lehte karar veren hakim Diyarbakır’a sürgün edilirken, aleyhte karar üreten savcı bakan yapıldı. Diploması iptal edilen yirmi sekiz kişiden yalnızca birine dava açılıyor; çünkü ortada siyasi seçicilik var. Seçimsizleştirmenin çalışması için bu gerekiyor. Benzer fiiller arasından belirli siyasi aktör hedefleniyor. Kafka bunu yazsaydı, editörü “fazla abartıyorsun” derdi. Nefret dili de halloldu; ama bu dil, sınıfsal işlevi olan bir kutuplaştırma. Toplum “biz” ve “onlar” olarak bölünüyor; öyle ki yoksulun yoksulluğunu sorgulaması engelleniyor. Asgari ücretle geçinemeyen bir emekçi, kendisiyle aynı koşullardaki başka bir emekçiyi düşman belliyebiliyor. Aç olan, açlığından değil komşusunun oyundan şikayet ediyor. Bayram ikramiyesi dört bin lirada kalan emekli de öyle; yeter ki öteki farklı bir partiye oy vermiş, farklı bir dile konuşmuş, dünyaya farklı bakmış biri olsun. Yönetilenlerin kendi sömürülme koşullarını, ezilenlerin kendilerini ezen düzeni gönüllü olarak savunması enteresan gelebilir; ama buna hegemonya deniyor. Türkiye’de bu hegemonya öylesine derinleşti ki yoksulluk kimlik siyasetiyle örtülebiliyor. Yargı ve nefret dili, aynı servet transferi düzeninin iki korugan duvarı. Biri sandığı etkisizleştiriyor, öteki sandığa ihtiyaç duyulmasını engellemeye çalışıyor. Ve bu iki duvarı tamamlayan üçüncü bir duvar daha var; medya… Türkiye, basın özgürlüğü endeksinde 2002’de 99. sıradaydı; 23 yılda altmış basamaklık düşüş yaşadı. İstikrarlı bir çöküş eğrisi… Gazetecilere yöneltilen suçlamalar arasında “yanıltıcı bilgi yayma” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” gibi lastik maddeler var. Öyle maddeler ki herhangi bir haberi herhangi bir suça dönüştürmeye yetecek kadar esnek. Hal böyleyken Akın Gürlek’in “asrın yolsuzluk davası” dediği davada, duruşmayı izleyebilecek gazeteci sayısı yirmi beşle sınırlandırıldı. Aynı ülkede televizyon kanalına kayyım atanıyor, genel yayın yönetmeni “casus” diye tutuklanıyor; haber yapan gazetecilere şafak operasyonu düzenleniyor ve ertesi gün hayat normal devam ediyor. Normalleşme, baskının kendisinden daha tehlikeli. Baskıya isyan edilir; normale alışılıyor. Şimdi bütün resme bakalım… Bir servet transferi düzeni var. Bu düzen için sandık etkisizleştiriliyor, yargı silahlaştırılıyor. Sorgulama iradesini kırmak için nefret dili üretiliyor. Ve bütün bunların görünür olmasını engellemek için medya kuşatılıyor. Üç duvar, tek bir amaç: Aşağıdan yukarıya akan servetin yolunu açık tutmak. *** Peki bütün duvarlar örüldüğünde, bütün damarlar tıkandığında, bütün kanallar kesildiğinde su ne yapar? Üniversite yıllarında politik metinlerimizin çoğunda su metaforu kullanırdık. Bugün o metafor hiç olmadığı kadar somut. Su buharlaşır. Gözden kaybolur. Yüzeyde iz bırakmaz. İktidar kuruttuk sanır. Ama su yok olmamıştır; hal değiştirmiştir. Buhar yükselir, bulut olur ve iktidarın kontrol edemeyeceği bir yerde, kontrol edemeyeceği bir zamanda yağmur olarak geri döner. 19 Mart 2025 sabahı İmamoğlu gözaltına alındığında, Saraçhane’ye on binlerce insan aktı. Üniversiteler ayağa kalktı, her şehirde insanlar sokaklara döküldü. Hiçbir çağrı olmadan, hiçbir parti otobüsü taşımadan. Geldiler; çünkü su, tıkanan yolun etrafından dolaşır. *** Manuel Perez Martinez, İspanyol bir komünist. 12 yaşında okulu bırakıp alçı ustası çırağı oldu. Marksizmi otodidakt ve militan bir biçimde öğrendi. Marksist teori yazan, alçı ustası çıraklığından devrimci önderliğe yürüyen biriydi. Hayatının 32 yılını, bunun kesintisiz 25 yılını, cezaevinde geçirdi. 2025’te serbest bırakıldığında 80 yaşındaydı. Bir şiiri var. Devrimci hareketi bir sel olarak tasvir eden bir şiir; dağlardan doğan, ovada büyüyen, yeraltında akan ama asla durgunlaşmayan su… Mücadelenin sürekliliğini suyun ısrarıyla anlatan bu şiirin son dizeleri şöyle: Biz denize ulaşamayacak olanlarız; ama yağmurda kalacağız. Biz henüz doğacak olanlarız. Otuz iki yıl hapis yatmış bir adam bunu söylüyorsa, bildiği bir şey vardır. İktidarlar suyu kontrol edebilir, barajları, nehirleri, muslukları... Ama yağmuru kontrol edemez. Yeraltı akıntısını kontrol edemez. Buharlaşan suyun bulut olup geri dönmesini kontrol edemez. Türkiye’de bugün iktidar, suyun bütün görünür yollarını tıkıyor. Yargıyı, medyayı, meclisi, sokağı, üniversiteyi, sandığı… Ama su durmuyor. Su hiçbir zaman durmuyor. Durgun görünen su buharlaşır, yükselir, bulut olur ve yağmur olarak geri döner; başka bir yerde, başka bir biçimde, başka bir zamanda… AKP iktidarı suyu durduramadı. Su hiçbir zaman durmadı. Şu an durgun görünüyorsa da bu onun bittiği anlamına gelmiyor. Durgun su, hal değiştirmeye hazırlanıyor.