Fadime Uslu, dokuzuncu kitabı "Bir Kıyıda" ile edebiyatı piyasanın steril alanlarından çıkarıp sınıf çelişkilerinin ve emeğin tam ortasına yerleştiriyor. Ayrıcalıklı sınıfların tahakkümüne karşı yoksulların kendi sözünü kurmasının aciliyetini vurgulayan yazar, edebiyatta "tarafsızlık" iddiasının hegemonik düzeni yeniden üretmekten başka bir işe yaramadığının altını çiziyor. Sistemin dayattığı kurallara teslim olmayan bu ideolojik arayış, unutmaya karşı hafızayı ve görme iradesini kuşanarak edebiyatın politik omurgasını güncel tutuyor. Yeni kitabı vesilesiyle Fadime Uslu ile yazarın emek süreçlerini, dilin sınıfsallığını ve sanatın siyasetle olan kopmaz bağını konuştuk. -Son kitabın “Bir Kıyıda” Ocak ayında okurla buluştu. Hemen onu sorayım. Nasıl hissediyorsun? “Bir Kıyıda” benim için yalnızca bir öykü kitabı değil, bir konumlanma. Söylemde de tarzda da. Kitabın okurda adresini bulmuş bir mektup gibi olmasını istedim. “Bir Kıyıda” dokuzuncu kitabım olmasına rağmen, uzun bir durma sürecinden sonra yayımlandığı için olsa gerek, baskıdan çıkınca ilk kitap heyecanını hissettim. Anlık, kalıcı bir duyguya dönüşmeyen tuhaf bir sevinç. Bu duygu yerini, öyküde denediğim yeni tekniklerin okurun dünyasında karşılığının nasıl, ne düzeyde olacağına yönelik meraka bıraktı. -İlk öykü kitabın “Büyük Kızlar Ağlamaz” 2010 yılında yayımlanmış. O tarihten bu tarihe kesintisiz bir üretim var. Yazmaya, yazar olmaya ilk karar verdiğin anı hatırlıyor musun? Nasıl başladı yazarlık serüvenin? Çocuk yaşlarda hangi mesleği seçeceğimi sorduklarında yazar olmak istiyorum derdim. Okuduğum kitapların etkisiyle tabii. Ortaokul yıllarında bir roman bile yazmaya çalıştım. Acemi işi, taslağın taslağı bir metin. Yazarlık hayali büyüdüğüm ortamla bağdaşmıyordu. Okurluğuma kimse gölge etmiyordu ama. Yazı hep eşlik etti bana ama gizli gizli. Farklı türlerde, dağınık, sistemsiz, sadece kendim için yazıyordum. Bir süre sonra yönüm öyküye doğru kaydı. Sanat öyle bir şey ki, önce sadece kendiniz için üretseniz de bir süre sonra yaptığınız işi kamusal alanda sınamak istiyorsunuz. Benim için de öyle oldu. 2006 yılında Sözcükler Dergisi’nde öykülerim yayımlanmaya başladı. - Pek çok şeyi değiştirecek kadar uzun bir süre aradan geçen bu 15 yıl. Senin edebiyatında neleri değiştirdi? Neler getirdi? Neler götürdü? Sanatımdaki değişimi açıklamayı eleştiricilere bırakayım. Şunu söyleyebilirim ama: Öykünün içinde daha derin yapısal bir gerilim kurmaya çalışıyorum. -Biraz açabilir misin bu “yapısal gerilim ” dediğin durumu. Geleneksel hikâyelerde gerilimin kaynağı olan çatışmayı karakter sırtlanır. Çelişki karakterler etrafında örülür. Bense bunu kurmacanın bütün unsurlarına bölüştürmekten, bütün hücrelerine yaymaktan, hikâyeyi kurgulama yöntemiyle de gerilim hattını oluşturmaktan söz ediyorum. Anlatma yöntemini, hikâyenin formunu hikâyenin kaynağındaki bilgiye, değere göre biçimlemekten. Öyküde söylenenler kadar suskunluklar da anlam üretir. Suskunluğun dilini büyük ölçüde çözense kurgu yöntemidir. Bir resmin, kompozisyon düzeniyle cümleler kurabilmesi gibi. Işığın kendine has diliyle anlamı aktarabilmesi gibi. Öykü sağlam bir atmosferle söylenemeyeni de dile getirebilir. Sözün etkisini güçlendirmek için yapısal bağlantıları güçlendirmek gerekir. -”Bir Kıyıda” da yer alan öyküler okuru pek çok şeyle yüzleştirirken edebiyat ve sanat tarihinde de bir yolculuğa çıkarıyor. Tam bu noktada senin beslendiğin edebi ve sanatsal kaynakları merak ediyorum. Peşinden gittiğin, yolunu çizerken sana eşlik eden yazarların, şairlerin kimler? Seni etkileyen eserler neler? Edebiyat, resim, müzik, sinema… Hepsi iç içe. Hepsinde de sınıfsal gerçekliğin estetik temsili üzerine düşünen metinler beni besliyor. İnsanın öz deneyimini bağlamından koparmayan, bireysel olanı toplumsal zeminiyle birlikte ele alan eserler. Estetik tercihimiz de ideolojiktir. Söylem kadar söylemin dile gelme biçimi. Beni etkileyen şairlerin, yazarların izleri bir biçimde sızıyor metinlerime. “Bir Kıyıda” kitabında birçoğunun adını doğrudan anıyorum. -”Bir Kıyıda” da yer alan etkili öykülerden biri yoksulluğu işlediğin “Ağırdı”. İnsanların yaptıkları iş karşılığı aldıkları ücret temel ihtiyaçlarını bile karşılamaya yetmiyor. Yazarların durumu nasıl? Örneğin sen yazarak geçinebiliyor musun? Yazarak geçinemiyorum. Yazarların durumu, memleketin genel emek tablosundan ayrı bir yerde değil. Telif oranları düşük, baskı sayıları sınırlı, dağıtım zinciri dar. Elbette piyasanın beklentileriyle örtüşen metinler yazıyorsanız tablo değişir. Ama yazıyı piyasanın temposuna göre değil, kendi estetik ve politik arayışınıza göre kuruyorsanız, geçim meselesi başka bir denkleme dönüşür. -Bu geçim meselesi yazma pratiğini belirliyor mu? Nasıl koşullarda yazıyorsun? Bir ritüelin, yazmaya karar verme anın var mı? Yoksa belli bir disiplin ve düzen içerisinde mi yazıyorsun? Evet. Yazmak için korunaklı, steril zamanlara sahip değilim. Emek yoğun bir hayatın içinden yazıyorum. Bu, romantize edilecek bir şey değil. Birçoğumuz bir şeylere rağmen yapıyoruz sanatımızı. Yazı benim için disiplinli bir düzensizlik içinde esinle yoğrulmuş bir işçilik hali. -“Ağırdı”nın finalinde “ Gün gelecek yoksullar varsılları yiyecek. ” iddiası okuru karşılıyor. Hem öykünün tamamı hem de özel olarak bu cümle güncel olarak da yürütülen edebiyat ve sanatın siyasetle ilişkisine dair tartışmaları aklıma getirdi. Sen nasıl bakıyorsun edebiyat ve sanat dalları ile siyaset ilişkisine? Anlatmayı tercih ettiğiniz insanlık sahnesi neyi gösteriyor? Kimleri içeriyor? Kimin yaşamındaki kırılmaları sahneliyor? Metin, kimleri kucaklıyor? Bu türden soruları sormaya başladığınız anda metnin politik omurgası da şekillenmeye başlar. İnsanın yaşama koşulları ve çatışmaları, tarihsel olarak biriken siyasal gerçekliğin uzantısıdır. Edebiyatta tarafsızlık, siyaset üstü bir konum söylemleri hegemonik düzenin dilini tekrar etmektir. Sanat, zamana verilen yanıttır diyorsak zamanın sorularını doğru yerden duymak ve ona yeni sorular eklemek gerekir. Yeri gelir, edebiyatla propaganda da yapılır. Ama edebiyatın asıl meselesi hayatı anlatmaktır. Tarihsel ve siyasal koşulları yalnızca dekor olarak kullandığınızda geriye derinlik değil, içe kapanmış bir mırıldanma kalır. -”Ölüler Aramızda” isimli öykünde “Ayrıcalıklı sınıfın öyle bir dili vardır ki, yoksullar bu dil yaşantısının kapısından bile giremez” diyorsun. Sanattan siyasete her kapıdan geçmiş bu dilin etkisi nasıl kırılacak? Ayrıcalıklı sınıfın dili görünmez bir iktidar alanı yaratır. Bu dil yalnızca kelimelerle kurulmaz; gramerinde sermeyenin birikimini, yaşam tarzını, estetik normu temsil eder. Bu norm öyle doğal öyle evrenselmiş gibi sunulur ki sorgulamaz hâle gelir. Bunu şeffaf bir kalkan olarak düşünüyorum. Ayrıcalıklı sınıf, dili aracılığıyla kendini eleştiriden koruyan şeffaflık üretir. Oysa kaskatıdır. Daha çarpıcı olan da şu: Orta sınıf bu dili aynalar. Ona öykünür. Onu yeniden üretir. Çünkü o dil, yukarıya doğru hareket etmenin sembolik aracıdır. Böylece hegemonik dil tepede kalmaz; aşağıya doğru yayılır ve kendini çoğaltır. Sonuçta yoksul, ekonomik olarak da dilsel olarak da dışlanır. Deneyimi temsil edemez hâle gelir. Bu kırılmadıkça eşitsizlik sadece maddi değil, sembolik düzlemde de sürer. Bu dili kırmanın yolu, alternatif anlatı biçimlerinin çoğalmasından, anlatıların da yankı bulmasından geçer. Yoksulun, dışarıda bırakılanın kendi söz düzenini kurmasından, bunun da dalga dalga yayılmasından geçer. -Her şeyi sarsan, yıkıma uğratan bir zamandayız. Zor bir zaman. Böyle bir dönemde okurunda öfke, sevgi ve umut gibi duyguları açığa çıkaran metinleri çok değerli buluyorum. Ve senin de böyle yazmanı sağlayan motivasyonu merak ediyorum açıkçası. Görme iradesi ve hafıza. Çünkü hafıza kaybolursa her şey meşrulaşır. Uzunca bir süredir neyi hatırlayacağımız ve nasıl hatırlayacağımız yeniden belirlenmeye çalışılıyor. Sonuçları ortada. Bugünü var eden koşulların altında yatan nedenleri irdeleyip anlatmaktan başka seçeneğimiz var mı? Yazı benim için görmenin iradesi, hafızanın yerleşkesi. Öfkeyi saklamadan, umudu romantikleştirmeden yazmaya çalışıyorum. Metnin de hayata aynı çizgide katılması ihtimaline duyduğum inançla.