Düğüm düğüm üstüne veya çok alametler belirdi

2026 çok hızlı başladı. ABD’nin Venezuela operasyonu “benzersizdi”; ama daha önemlisi, benzeri muameleye uğrayabilecek ülkeleri bir çırpıda saymamız imkânsız! Doğrudur, Chavez’in mirasını har vurup harman savuranlar, hem iç dengeler hem uluslararası konum itibarıyla ciddi bir meşruiyet sorunu yaşıyorlardı. Ama yine de Venezuela, genel kamuoyunun “hak etmişti” diyebileceği veya görmezden gelip unutup geçeceği bir yer değildi. “Dehşetin normalleştirilmesi” bir İsrail-ABD sendromudur; NATO ve AB bile buna eşlik edemiyor. Başat emperyalist stratejinin bu kadar az sahibi olması normal değildir. Washington’ın ihtiyacı bir uluslararası koalisyonken tam tersi oluyor: Söz konusu ikili, stratejiye uygun yeni adımlar attıkça sadece izole olma riski artmamakta, kendi içlerinde de zayıf düşmektedirler. Trump faşizmi, kış başındaki ara seçimlerden önce, girdiği yolu kimsenin itiraz edemeyeceği biçimde aklayamazsa, stratejinin kökten gözden geçirilmesi kaçınılmaz olacak... Kuşkusuz içinde bulunduğumuz -İran’la süren ve Küba üstünde bulutları gezinen- karanlık evrenin kökleri var: Kısaca Sovyet sonrası yıllarda emperyalizmin dizginlenemez olması… Ancak İran liderlerine yönelik ilk muhtemel suikastlara kaza süsü verildiği hatırlanırsa, emperyalist saldırganlığın güncel versiyonunun Gazze’de başladığını söyleyebiliriz. Peki, sonuç ne oldu? Trump, İran’da doğal gaz sahasına düzenlenen saldırıyı Netanyahu’ya yıktı. İnandırıcı değil, ama daha önemlisi, kuralsız dehşetin, kapitalizmin muhtaç olduğu konfor alanına da tecavüz ettiğini görmüş olduk. Geri adımın nedeni budur. Venezuela örneğine bakıp İran’ı da kısa sürede teslim alacaklarına inanmış olmalılar. Gelinen noktada kara harekâtı falan yapamayacakları, İran’ın saldırı gücünü silemeyecekleri görülüyor. Şiddeti arttırmanın sonuçları ise tamamen belirsiz. Sadece İran yıkılmamakla kalmadı. Hamas da Hizbullah da geri döndü! ABD-İsrail koalisyonu, Hürmüz bir yana, üstlerinden silindir geçirdiği Filistin ve Lübnan’daki direnişlerle bile başa çıkamıyor. Dahası müttefik adaylarının güvenilirliği de yok. Bir tek Ankara’ya bakmak yeter; bizimkilerin attıkları imzalar, verdikleri sözler, yaptıkları açıklamalar arasında herhangi bir tutarlılık hak getire! Bu kez yerlici-millici demagoji değil söz konusu olan; başlarına ne geleceğini seçemiyorlar. Toz bulutları arasında açılan başka kartlarsa, dünyada kuralsızlığın ilan edildiği hesaba katılırsa, öngörülemez, denetlenemez dinamikleri serbest bırakıyor. ABD, Türkiye ile İsrail’i gelecekte sıkı müttefik haline getireceğini daha geçen yıl ilan etmişti; şimdi ise Kıbrıs ve Ege kaynamaya başladı. Bize özgü bir durum değil bu. Ortadoğu ve Avrupa coğrafyasını şöyle bir gözden geçirin; her şey göreli, belirsiz. Düğüm üstüne düğüm! ABD emperyalizmi, Ortadoğu’da bir çırpıda “İsrail Barışı”nı tesis edip Çin düğümüne yönelmek niyetiyle dünya çapında huruç harekâtına kalkıştı. Eğer Kuralsız Dehşet’in özeti buysa, elde en azından şimdilik, kanlı bir fiyaskodan fazlası yok. Stratejinin gereği daha fazla şiddet uygulamak, eğer kalmışsa diğer kuralları da çöpe atmak… Ama buradan düğümün çözülmesi bir yana, Trump’ı da Netanyahu’yu da süpürecek bir restorasyonun çıkma olasılığı güçlenecek. Düğüm düğüm üstüne, dedim ya; AKP iktidarı 2009 Davos şovundan bu yana büyük ölçüde dışarıdan esen rüzgârlarla yelkenini doldurdu. Düzen muhalefetinin de elini kolunu bağlayan bir faktördü bu. Milliyetçiler, sosyal-demokratlar, Kürt ulusalcıları… Hiçbiri NATO ekseninden çıkamazken, iktidar birtakım güç gösterileriyle, denge politikalarıyla, sermayeyi mutlu eden yayılmacı pratiklerle hepsini hizaya çekiyordu. Böyle böyle Yeni-Osmanlıcılık giderek sistematik, stratejik bir hal aldı. Ama bu yönelimin kendince başarı şansı, emperyalizmin, bölge taşeronluğunu Ankara’ya vermesine bağlıydı. Ne saçma; hegemonik emperyalist güç, yaranma yarışının sayısız bölgesel gönüllüsü varken niye ihaleyi karara bağlasın ki! Hele yukarıda işaret edilen Gazze dönemecinden bu yana, AKP iktidarının gerçeklikle uyumu çözülmeye başladı. Yeni-Osmanlı’nın sınırları görünür hale geldikçe, “Hasta Adam sendromu” da güncellik kazanıyor. İçeriyi tahkim etmek, İslamın liderliğini üstlenmek diye büyük projeler sadece ortalığı daha da karıştırdı. Çıkış yolu için fazla alternatif yok: Türkiye varlığını sürdürebilmek için, emperyalistlik hayaliyle dışarı yayılmayı bırakmak, sadece güvenlik kaygısı güdecekse bile emperyalizmle mesafelenmek zorunda. NATO üyeliği de ABD yakınlaşması da kontrolü olanaksız tehlike kaynaklarından başka bir şey vadetmiyor. Gelişmeler bu gerçeği teyit edip duruyor. İran cenahından geldiği söylenen füzeleri mazeret edip Trump-Netanyahu blokuna katılma fikrinin Dışişlerinde de MİT’te de karşılığı var elbette. Ama bu senaryonun, İttihatçıların Osmanlı’yı Birinci Paylaşım Savaşı’na sokma macerasından çok daha talihsiz olacağı şimdiden belli. Sonuç olarak, Türkiye’nin yakın geleceği için AKP seçeneğinden ayrışan bir restorasyon olasılığı kendini hissettiriyor. Kuşkusuz bu, “Cumhuriyet’in rönesansı” olmayacak, göstermelik kalacak, yani sermayenin ve dinci gericiliğin çeyrek asırlık kazanımlarına dokunmayıp, olası “Trump sonrası ABD” ile rezonansa girmeyi öngörecektir. Lakin böyle bir ufuk şimdilik CHP’nin hayalini süslemekte, düğümler ise eksilmeyip artmaktadır. Sadece Türkiye’nin içindeki Amerikancı-İsrailci kanadın ağırlığından veya maceracılık cüretinden de değil. Muhalefetin göstermelik bir restorasyonu bile taşıyacak enerjisi, yeteneği, siyasal aklı var gibi görünmüyor. Öte yandan düzen muhalefetinin alternatif olamayışı, Erdoğan’a manevra şansı verirdi. Bugün ise Saray’ı da bir tükenmişlik sendromunun sarması daha yüksek olasılık. Uzun zamandır Türkiye’nin bir tarihsel hesaplaşmadan kaçınamayacağını söylüyoruz. Bu yönde “çok alametler belirdi.” Madem öyle, “vakit tamamdır” diyecek olanların hızlanması zorunlu.