Bir ülke varmış. Eski Hayat Bilgisi kitaplarında; aynı anda dört mevsimin yaşandığı, bir ucunda denizleri, bir ucunda dağlarıyla büyüleyen, yerli malı kullanmanın önemi anlatılan, bereketli topraklarıyla övünülen cennet vatan olarak nitelendirilen bir ülke… Şehirleri kalabalık, sokakları canlı, nüfusu genç, tarihi derinmiş. Dışarıdan bakıldığında, anlatılacak ne çok güzelliği varmış. Ama o ülkenin bir de kaderi varmış. Ezelden beri, en çok da kendi içindeki hoyratlık kendi bereketini rahat bırakmazmış. Bittabi emperyalist denizlerden gelen rüzgârlar da, sık sık dalgaları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışırmış. Ama o ülkede yaşayanlar zamanla bu güzellikleri anlatmaktan çok başka bir şey konuşur olmuş… Adaletin hali. Aslında içten içe şunu da biliyorlarmış; o ülke hiçbir zaman tam anlamıyla bir hukuk devleti olmamış, daha çok kanunların varlığıyla ayakta duran bir yer olmuş. Ama şimdi o zayıf dayanak da sarsılmış. Hayat bütün canlılığıyla akarken insanların içinde sessizce büyüyen bir soru varmış: Bir gün adalete ihtiyaç duyduklarında gerçekten adil bir kapı açılacak mı? İşte o soruyla birlikte, o güzel ülkenin hikâyesi de epeyce değişmeye başlamış. Bu ülkede sıklıkla bakanlar değişirmiş. Esasen herkes farkındaymış, bakanların adı değişse de yönettikleri işlerin gidişatı hiç değişmezmiş; kararlar her zaman o emperyalist denizlerden gelen rüzgârların fısıldadıklarına uymak “zorundaymış.” *** Ancak son yıllarda iyiden iyiye her şey yerinden oynamış gibiymiş. Eski zamanlardan bakınca, ülkede düzenin bu kadar da tersine döneceği kimsenin aklına gelmezmiş. Örneğin adaletin tecelli etmesinden sorumlu bakanın koltuğuna oturur oturmaz siyasal iktidarın parti binalarında görünür olması, bir kamu görevlisi olmasına rağmen büyük hem de çok büyük bir servetle anılması gibi. Üstelik bu bakan sadece yürütmenin bir üyesi değil, aynı zamanda yargının kaderine yön veren kurulun da başındaymış. Yani bir yandan kararların tarafı, öte yandan o kararları verecek olanların kaderini belirleyen kişiymiş. İşte o yüzden insanlar tekrar sormaya başlamış: “Yargıya başvurun diyorsunuz… Ama hangi yargıya?” Hangi savcı bağımsızca soruşturma açabilir? Hangi yargıç karşısında bu kadar yoğunlaşmış bir güce rağmen bağımsız kalabilir? Pek kimse cevap vermemiş. Ülkede çok mesele varmış ama o meselelerden biri de artık adalet dağıtanın hayatıyla, adalet arayanların hayatı arasındaki dev uçurummuş. Bir yanda, bir ömür çalışsa bir ev alamayanlar… Öte yanda, sayısını takip etmekte zorlanılan mülkler… Ne acı ki insanlar o günlerde de yine yüksek sesle konuşmamış. Ama içlerinden şu cümle geçmiş: “Adaletin terazisi sadece mahkemede mi tartar?” Bu ülkenin insanları başka diyarlardan gelen hikâyeleri de dinlermiş. Mesela Romanya’da bir bakan, yolsuzlukla mücadeleyi zayıflatan bir düzenleme yaptığı için halkın öfkesiyle karşılaşmış. Meydanlar dolmuş, geceler sabaha bağlanmış ve o bakan o görevinden istifa etmiş. İrlanda’da, bir rapor adaletin üstünü örten bir siyasetçiyi ortaya çıkarmış. O da koltuğunu bırakmış. Başka bir ülkede, Hollanda’da, malvarlığına dair yanlış beyanda bulunan yöneticiler, tek bir gerçeğin ağırlığı altında istifa etmişler. Estonya’da ise kamu imkânlarını kişisel hayatına karıştırdığı iddiası bile bir makamda kalmaya yetmeyecek kadar ağır sayılmış. *** Bu hikâyeler o isimsiz ülkede masal gibi anlatılırmış. O ülkenin insanları imrenerek dinlermiş bu anlatılanları. Ama kimse masal olduğunu söylemezmiş. Çünkü herkes bilirmiş; oralarda mesele sadece suç değil, şüpheymiş. Sadece hukuk değil, meşruiyetmiş. Sadece makam değil, güvenmiş. Oysa bu ülkede güven yavaş yavaş aşınmış. Hukuk ve adalet felsefesine dair okuma yapanların sıkça karşısına çıkan bir cümle varmış: “Adalet, bir kişinin iradesine bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir.” Bu cümle de en çok sessizce geçilenlerdenmiş. Oysa yine herkes gerçeği bilirmiş: Bir yerde güç bu kadar toplanmışsa, hukuk ya eğilir ya kırılır. Ve hukuk kırıldığında ise herkes duyar. Can yakan diğer bir husus da o ülkenin kendisine sorduğu eski bir soruyu unutmasıymış: “Kim denetler?” Eğer bu sorunun cevabı yoksa eğer yargı yürütmenin gölgesinde kalıyorsa, eğer hukuk kişilere göre eğilip bükülüyorsa… O ülke, adını yavaş yavaş kaybeder. Çünkü adalet, ancak bağımsızsa adalettir. Hukuk, ancak üstünse hukuktur. Ve bir ülke ancak bu ikisini koruyabildiği kadar gerçektir. Ve şimdi bu satırları okuyanlara o güzel ülkeden bir selam bırakmak gerekir. Belki gerçek, tarafsız bir adalet mümkün olur bir gün; kimsenin kapısının korkuyla çalınmadığı, mahkemelerin sadece hukukla konuştuğu, koltukların değil vicdanların ağır bastığı bir düzen kurulur. Ve o gün geldiğinde, ne tapular, rakamlar bu kadar konuşulur ne de insanlar susarak anlaşmak zorunda kalır. İyi bayramlar güzel ülkem. Adaletin gerçekten bayram ettiği günleri görmek dileğiyle…