Acı gerçeklerle yüzleşme zamanı

Erdoğan Atmış Bu yazı BirGün’de yer alan ilk yazım değil fakat köşe yazarlığına başladığım ilk yazı bu olacak. Ormancılığın çeşitli sorunlarını daha önce düzensiz de olsa geniş ve ayrıntılı yazılarla bu sayfalarda paylaşmıştım. Hatta bazıları manşet bile olmuştu. Fakat artık ormanın da bir köşesi olmalı diyerek bu adımı atıyorum. 15 günde bir yazacağım. Ormancılığın gündemde olan yangınlar, maden ve enerji tahsisleri gibi konularının yanı sıra pek gündem olamayan onlarca sorununu farklı yönleriyle sizlerle paylaşacağım. 35 yıllık bir ormancılık politikası uzmanı olarak, “Ormanın Köşesi”ni sizlerin ilginizle güçlendirmeye çalışacağım. Bu hafta 21 Mart Orman Günü ve haftası nedeniyle çeşitli kutlamalar yapılacak. Yetkililer ormancılıkta ne kadar başarılı olduklarını, ormanlarımızı nasıl da mükemmel koruduklarını ballandıra ballandıra anlatacaklar. “Milyarlarca ağaç” dikerek ülke ormanlarını artırdıklarını, kendilerinden önceki 57 yılda yapılan ağaçlandırmalardan daha fazla ağaçlandırma yaptıklarını böylece ağaçlandırmada dünyada 4’üncü, Avrupa’da birinci sırada yer aldıklarını, Türkiye’nin orman yangınlarıyla mücadelede en başarılı ülke olduğunu övgüyle anlatacaklar. Ülke ormanlarının ve ormancılığının acınacak durumunun farkında olan sizler ise bunları hayretle karşılayacaksınız. Haklısınız, çünkü bu anlatılanların hiçbiri doğru değil. Tam tersine ormanlarımız, özellikle iktidarın son 25 yılda sermayeyle birlikte yaptıkları nedeniyle büyük bir tehdit altında. AKP iktidarının 2010 referandumundan itibaren yasama, yürütme ve yargıdaki gücünü artırmasından sonra bu tehdit görünür hale geldi. Fakat özellikle 2018’de başlayan ekonomik krizle birlikte ülkenin önemli bir doğal varlığı olan ormanlar, tamamıyla ihracat ile inşaat ve turizm sektörlerine kazanç sağlayan bir kaynağa indirgendi. Bu anlayışa göre oluşturulan, çoğu Anayasaya aykırı mevzuat düzenlemesi ormanlardan hemen hemen her türdeki ormancılık dışı amaçla yararlanmayı kolaylaştırdı. Üstelik iktidar mevcut sorunları doğru tespit etmek yerine, hiç sorun yokmuş gibi hatta ormanları çok başarılı bir şekilde yönetiyormuş gibi davranmakta. Bu da ülke ormanlarındaki yıkımın hızını iyice arttırmakta. Ülke yüzölçümünün onda üçünü kapladığı söylenen ormanlar, “mega” altyapı projeleri, enerji santralları ve iletim hatları, maden ve taşocakları, turizm vb. kullanımlar nedeniyle adeta yok olmakta. Büyük orman alanları son yıllarda hızla küçük parçalara bölünmekte ve buralarda artan yerleşimler ve insan faaliyetleri nedeniyle yangın riski artmakta. Yanan alan miktarının hızla artması, korunan alanların artık kullanılan, hatta pazarlanan alanlara dönüştürülmesi, yanlış ağaçlandırma politikalarının örneği olarak yapılan özel ağaçlandırmalar ve endüstriyel plantasyonlar ile aşırı odun üretimi, 2B ve Ek Madde 16 gibi Anayasa'ya aykırı orman dışına çıkarma uygulamaları vb. nedenler ormansızlaşma ve orman bozulmasına hız kazandırmakta. Bu gelişmeler sonucu bir yandan orman köylülerinin ekonomik durumu daha da kötüleşerek ormanla ilişkilerindeki denge bozulurken, diğer yandan kırdan kente göçlerin doğurduğu çarpık kentleşme, kent çeperlerindeki ormanların yok oluşunu hızlandırmakta. Ormanları korumak, ormancılık faaliyetlerini sürdürmek ve iyileştirmek için çabalarını artırması gereken iktidarın, tam tersine ekonomik büyüme adına ormanları feda etmesi kabul edilebilir bir durum değil. Fakat iktidar bunları yaparken çok rahat. Çünkü ne muhalefet partileri ne demokratik kitle örgütleri ne de halk bu durumu ortadan kaldıracak kollektif bir çabayı gösterebilmekte. Bunun önemli bir nedeni; iktidarın artık ormanlar ve ormancılık üzerinde yağmaya dönüştürdüğü politika ve uygulamaların henüz yeterince farkına varılmamış olması. İktidarın aşama aşama hayata geçirdiği mevzuat değişiklik sürecinin farkına varmadan bu değişikliklerin herhangi bir aşamasında verilen şiddetli tepkiler ne yazık ki bir süre sonra etkisini kaybediyor ve süreçte yeni bir aşamaya geçiliyor. Bu ay TBMM’den geçen korunan alanlarla ilgili yasalarda yapılan değişiklikler de böyle. Oysa milli parkların sermayeye açılmasını sağlayan bu süreç 2007 yılından beri devam ediyor. Örneğin; 2013 yılında yazdığımız bir makalede korumadan kullanmaya yönelen doğa koruma politikalarını değerlendirmiştik. Ormanın Köşesi’nde elbet bu konuyu ayrıntılı olarak ele alacağım. Fakat gelecek yazıda ülke orman ekosistemlerinin gerçekten de ülke yüzölçümünün onda üçünü kaplayıp kaplamadığını sorgulayacağım. Acı gerçeklerle yüzleşme zamanı geldi.