Bu ifade günlük algıda bir kentin tarihsel geçmişine işaret etse de, kent literatüründe ‘yaşlı’ kategoride kabul edilen nüfusun, oransal olarak, ülke ortalamasının üzerinde olmasını vurgulamak için kullanılır. Yaşlı ifadesi ise yine ilgili uluslararası literatürde 65 yaş üstü olan kesimi kapsar. Dolayısıyla ülke ortalamasının üzerinde yer alan şehirler Yaşlı Şehir olarak nitelenir. 2024 yılı TÜİK verilerine göre Türkiye’de 65 yaş üstü nüfus 9 milyon 112 bin 298 kişi olup, toplam nüfus içindeki oranı %10,6’dır. Türkiye, bu oranla dünyadaki sıralamada 194 ülke arasında 75’inci sırada yer almaktadır. Resmi verilere göre Türkiye’de yaşlı nüfus oranı, Türkiye ortalamasının üzerinde olan 20 vilayet bulunmaktadır. İlk sırada %20,8 gibi yüksek bir oranla Sinop gelmektedir. Onu %20,2 ile Kastamonu, %19,1 ile Giresun, %18,6 ile Artvin, %17,7 ile Çankırı izlemektedir. Balıkesir, Çorum, Edirne, Çanakkale ile devam eden bu listenin 10’uncu sırasında %17 ile Tunceli yer almaktadır. Bunlardan Balıkesir ve Çanakkale, genelde emekli olan nüfus gruplarının tercih mekânları olmaları sebebiyle de ilgili kategoriye girmiş görünüyorlar. Diğer şehirlerin ortak özellikleri ise genç nüfusun göç yoluyla başka illere ya da ülkelere gitmesidir. Dışarıya göç süreci bu şehirleri hızla yaşlı nüfus mekânları haline getirmektedir. ∗∗∗ Nüfusun yaşlanması ekonomik, siyasal ve toplumsal bakımdan bir dizi yeni durumun ortaya çıkması demektir. Modern devletler, yaşlıları sosyolojik bir kategori olarak tanımlamış ve buna göre siyasal-toplumsal yapının bir parçası olarak ele almıştır. Bu şekilde yaşlı nüfusa yönelik geleneksel koruyucu politikaların dışında, yeni bir aktör olarak devletin devreye girmesi mümkün olmuştur. Hemen tüm kamusal hizmetlerin, gelenekten koparılarak devletin görevi olarak tarif edilmesi ve gelenek taşıyıcılarının da devlet karşısında sade bir bireye dönüştürülmesi biçimindeki bu politika, modern devletlerin nüfus politikalarının esasını oluşturur. Yaşlıların sosyolojik kategori olarak tanımlanması, dolayısıyla bu gruba yönelik yeni koruyucu mekanizmaların inşa edilmesini de birlikte getirmiştir. Huzurevi, Bakımevi gibi kurumlar bu sürecin ürünleridir. Özellikle ‘refah devleti’ uygulamalarında bu kategorinin korunması bir kamu görevi olarak tanımlanmış ve hatta anayasal güvence altına alınmıştır. Ancak yine de hemen her yerde yaşlı nüfusun çok büyük bir bölümü koruyucu mekanizmaların dışında kalmış veya bırakılmıştır. 1980’li yıllarda dünyada gelişen eğilimlerin de etkisiyle diğer tüm kamusal hizmetler ile birlikte yaşlı bakımı ve korunması hizmetleri sermaye gruplarının yeni yatırım alanlarına, yani piyasaya bırakılmıştır. Böyle olunca Avrupa’da ve Türkiye’de devletin inşa ettiklerinden çok daha fazla Huzurevi veya Yaşlı Bakımevi sermaye grupları tarafından inşa edilmeye başlanmış ve yaşlı bireyler giderek ilgili yatırımların potansiyel müşterisi olmuşlardır. ∗∗∗ Bu genel eğilime uygun olarak Türkiye’nin her kentinde yaşlılara yönelik yatılı bakım hizmetleri özel bir yatırım biçimi olarak gelişmiştir. Bir yandan kamu kurumları bu alanda hizmet üretmeye devam etseler de, özel kuruluşların etkisi hızla baskın hale gelmiştir. Nitekim bugün Türkiye’de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı olan toplam 15 bin 649 kişi kapasiteli 153 kurum bulunmakta ve bu kurumlarda 13 bin 868 yaşlı kişiye hizmet sunulmaktayken, 271 Özel Huzurevi ve Yaşlı Bakım Merkezi’nde toplam 18 bin 267 kişilik kapasite hizmete hazır halde bulunuyor. Bu kapasitenin artması eğilimi de devam etmektedir. Bugüne kadar ki deneyimler yaşlılara yönelik politikalarda geleneksel kültürün ihmal edilmesinin ciddi bir sorun olduğunu göstermektedir. Oysa geleneğin kendi koruyucu mekanizmaları, modern koruyucu araçlardan çok daha etkili olabilir. Yaşlı bireylerin ihtiyaç duyduğu şey sadece konforlu bir mekân değil, kendi, dili, kültürü, geleneği içinde ve coğrafyasında yaş almaktır. Diğer yandan yaşlılara yönelik hizmetler piyasa mekanizmalarına ve ticari kurumların insafına bırakılamayacak kadar toplumsal ve vicdani bir ödevdir. Bütün şehirlerin ama özellikle Yaşlı Şehirlerin en önemli sorunu ve dolayısıyla en önemli görevlerinden birisi budur.