Çat diye çatlamak üzere mi?

AKP ile MHP arasında çatlak olduğuna dair tartışmalar bir süredir yeniden gündemde. MHP lideri Bahçeli, “Cumhur İttifakı camdan vazo değil ki çatlasın” diyerek bu tartışmalara kendi penceresinden bir yanıt verdi. Bahçeli’nin vazo örneği iki açıdan isabetli. Benzetme, doğrudan Bahçeli’nin vurgu yaptığı biçimiyle doğru. Cumhur İttifakı, vazo kadar kolay hasar alıp çatlayabilecek bir siyasal birliktelik değil. Bu tam anlamıyla bir rejim ittifakı ve çatlaması için daha derin krizlerin yaşanmasını gerekiyor. İkincisi, bu ittifak veya herhangi bir siyasi ittifak, vazo gibi nihai şeklini almış bir ürün olarak değerlendirilmemeli. Çünkü ittifaklar, aslında genel olarak her türden ilişki, sabit, durağan ya da katı olmaktan çok uzaktadır. Gelişen dinamiklerden etkilenir, biçimsel farklılaşma yaşarlar. Yani ne Cumhur İttifakı’nın ne de başka bir ittifakın, öyle bir köşede, sakince durduğunu varsaymamalıyız. Bahçeli vazodan örnek verirken büyük ihtimalle ikinci kısmı aklından geçirmemişti. Ancak siyaset tarihi, edilen tüm büyük yeminlere rağmen, kurulan ve bozulan ittifaklarla dolu. AKP’li yıllar da bundan müstesna değil. 2002-2013 arasını Fethullahçı örgütle yürüyen AKP, bu ittifakını belirli öncelikleri ve ortak hedefleri baz alarak kurmuştu. Yani aslında ittifakın en başta tayin edilmiş siyasi bir ömrü vardı. AKP ile sonradan FETÖ olarak adlandırılan Fethullahçı hareket, eski devlet yapısı ile ona bağlı olsun ya da olmasın, önlerine engel olabilecek tüm siyasal, sosyal ve ekonomik unsurları elimine etmeye dayalı bir ortaklık inşa etti. İttifakın bu hedefin ötesine sarkan, mutabık kalınmış politik bir ajandası yoktu. Nitekim devlet mekanizmasında, ekonomide, medyada ve toplumsal alanda vs mevziler kazanıldıktan sonra, iki yapı arasında, temelinde elde edilen ganimeti paylaşma krizinin bulunduğu bir kavga patladı. Çünkü ittifakı doğuran siyasal gerekçeler anlamını yitirdi. Olaylara tek tek bakıldığında, AKP-Cemaat koalisyonunun dağılma sürecine dair bir “magazinel siyaset” okuması da yapılabilir elbette. Ancak konu tarihsel perspektifle irdelendiğinde, siyasal İslamcılığın bu iki aktörünün birleşme sebebi neyse, ayrılma sebebinin de ona içkin olduğu görülür. Devlete egemen olma hedefiyle kurulan ittifakın, amaca ulaşıldıktan sonra yeni bir işbirliği vizyonu geliştirilmediği ve çıkarlar farklılaştığı için dağıldığı anlaşılır. AKP-MHP ittifakı da birtakım ortak hedefleri merkez alarak kuruldu. Hedeflerden biri, iktidarı ele geçirmek için askeri darbe girişiminde bulunan, bir önceki ittifak ortağı Fethullahçı çetenin tüm alanlardan tasfiyesiydi. Bu, AKP’nin açısından tehlikenin bertaraf edilmesi, MHP açısından devlete nüfuz etmek, yani kadrolaşmak demekti. İttifakın ana hedefi ise “her türlü terör tehdidine karşı” bir güvenlik rejimi inşa etmekti. Gerek iç politikada gerekse de dış politikada bu hedefe ulaşmak için Kürt hareketini ve CHP başta olmak üzere muhalefetin tüm unsurlarını “terörle ilişkili” gibi kodlayarak ezmeye odaklanan bir hat izlendi. Suriye politikası da “Kuzey sınırımızda Teröristanın kurulmasına izin vermeyeceğiz” türü söylemlerle, Kürtlerin statüsünü kazanmasını engellemek üzerinden şekillendirildi. Ülke, AKP-MHP eliyle parlamenter sistemi terk edip başkanlık rejimine geçti. Döneme geniş ve sınırsız baskı uygulamaları eşlik etti. Siyasi alan kısıtlandı, temel hak ve özgürlükler budandı. Yasakları gözaltılar, KHK’leri kayyumlar izledi. “FETÖ’yü temizleme” adı altında kamuda eşi benzeri görülmemiş tasfiye operasyonu yürütüldü. “Terör” sopasıyla toplumsal muhalefet sindirilmeye çalışıldı. Bugün Türkiye siyasetindeki denklem ve koşullar, Cumhur İttifakı’nın kurulduğu günkü koşullardan hayli farklı. AKP-MHP bloku, başlangıç çizgisinde belirlediği hedeflere büyük oranda ulaşmış durumda. Ancak bu bir rejim ittifakı olduğu için, süreç içinde rejimin devamlılığı, ittifakın doğal hedefine dönüştü. Dolayısıyla bu ittifak, AKP’nin Fethullahçı yapıyla kurduğu ittifakla denk tutulmamalı. Ancak bu farklılık, ittifak ilişkisinin sorunsuz ilerlediği, ne olursa olsun çökmeyeceği ve kendini programsal olarak sürekli güncellemeyi başaracağı anlamına gelmiyor. Rejimin devamlılığı, ittifakı bir arada tutan temel motivasyon olsa da, bu devamlılığın nasıl sağlanacağına ilişkin yol-yöntem farklılıkları ve belirlenecek stratejiye ilişkin anlaşmazlıklar, aşılması gereken kimi problemler doğuruyor. Örneğin Kürt meselesinde Bahçeli’nin yaptığı manevra, yaygın adıyla “süreç”, sadece kendisinin ve partisinin manevrası olarak görülmemeli. Cumhur İttifakı’nın kuruluş dinamiklerine tezat olan bu siyasal yönelim, tam da bu nedenle, amaç birliğinin yeniden yakalanması açısından tüm aşamalarıyla ittifakın ortak perspektifine dönüştürülmediği takdirde güçlü bir kriz potansiyeli olarak önümüzde duruyor. İdeolojik sorunların ötesinde bürokrasinin kritik kademelerinde de bir sürtüşmenin olduğu son günlerde MHP’ye yakın isimlere yönelik yargı ve medya operasyonlarından anlaşılıyor. Bahçeli’nin “ülküdaşım” dediği Selahattin Yılmaz’ın tutuklanması ve ardından yine MHP’ye yakın bir isim olduğu bilinen eski MKE Başkanı İsmet Sayhan’ın gözaltına alınması, suçlamaların detayı da düşünüldüğünde, güç mücadelesinin bilhassa savunma sektöründe yoğunlaştığını gösteriyor. CHP’nin mevcut ihtimaller nispetinde AKP-MHP ayrılığına erken yatırım yapmasının, taktik bakımdan anlaşılır sebepleri var muhakkak. Ancak zamanla salt buradan medet umar hale gelmek ve toplumsal muhalefetin umutlarını da olası bir çatlağa sıkıştırmak, tam tersi bir sonuç üreterek, rejim üzerindeki baskıyı hafifletip ittifak bileşenlerinin birbirine tekrardan yakınlaşmasını sağlayacaktır. Bu tuzağa düşülmemeli. İktidarın zayıf karnı, ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar etrafında oluşan toplumsal tepki. İttifakın içindeki çelişkilerin derinleşmesi, bu tepkinin büyümesi ve siyasal alandaki etki kapasitesinin artmasına bağlı. Taban huzursuzluğu örgütlü bir aktör olarak düzeni ne kadar sallarsa, rejim ittifakı da o denli kırılganlaşacaktır. Anamuhalefet, bunu başarabildiği oranda yaptığı yatırımın karşılığını alabilir.