8 Eylül sabahı milyonlarca çocuk sıralarına oturacak. Çantalarında defterler, kalemler, belki rengârenk silgiler… Ama yüreklerinde eşitsizliklerin ağırlığı. Türkiye’nin eğitim sistemi, uzun süredir sessiz bir alarmın gölgesinde. Eurostat’ın 2023 verileri, Türkiye’nin Avrupa’da öğretmen başına düşen öğrenci sayısında zirvede olduğunu söylüyor. Bu durum, aslında yıllardır göz ardı edilen bir gerçeğin kanıtı: kalabalık sınıflar, çocukların geleceğini de ülkenin yarınını da karartıyor. Sorunun kaynağı sadece öğretmen açığı değil. Bütçe verileri, iktidarın eğitime bakışının en somut göstergesidir. 2016’da bütçenin yüzde 19’u eğitime ayrılırken bugün bu oran yüzde 13’e düşmüştür. Aynı yıllar içinde faiz ödemelerinin payı yüzde 16’ya yükseldi. Yani devletin kasası çocuklara değil, faiz kazananlara açık. “Kaynak yok” diyerek kamu hizmetlerini kısıtlayanların parayı nereye harcandığını açıkça görüyoruz. Eğitim harcamaları maliyet olarak değil, bir toplumun geleceğine yapılan yatırım harcaması olarak görülmelidir. DERİNLEŞEN UÇURUMLAR Bu tercihin sonucu, kalabalık sınıflarda nefes alamayan çocuklar ve tükenmiş öğretmenler. Her çocuğun gözlerine bakmak, ihtiyaçlarını fark etmek imkânsızlaşıyor. Türkiye’nin geleceği ekonomik imkânı olan ve olmayan ailelerin çocukları arasındaki uçurumun içinde kayboluyor. Bu uçurum, sadece eğitime değil, toplumsal barışa ve eşitliğe de büyük bir tehdit oluşturuyor. Türkiye’de milyonlarca çocuk sabah aç karnına okula gidecek. Dünyanın pek çok ülkesinde ücretsiz okul yemeği bir sosyal hak olarak görülürken bizde bu uygulama tartışmalara bile konu edilmiyor. Oysa sağlıklı ve ücretsiz bir öğün, yalnızca yoksul ailelerin yükünü hafifletmez; çocukların akademik başarısını, psikolojik gelişimini ve sosyal uyumunu da doğrudan etkiler. Eğitim, açlıkla sınanan çocukların değil, potansiyeli desteklenen nesillerin hakkıdır. Veliler için eğitim yılı, heyecandan çok stres kaynağına dönüşmüş durumda. Defter, çanta, kalem, kitap fiyatları milyonlarca ailenin bütçesini zorluyor. Çocuğu okula hazırlamak artık ciddi bir ekonomik yük getiriyor. Kamu kaynakları bu yükü ailelerin sırtından almak için kullanılmak zorunda. Eğitim, her çocuğun eşit biçimde sahip olması gereken bir haktır. GÜVENCESİZ ÇALIŞAN ÖĞRETMENLER Bir diğer çelişki de yüz binlerce genç öğretmenin işsiz olmasıdır. Bu potansiyeli değerlendirmek yerine ücretli öğretmenlik gibi geçici ve güvencesiz modellerle günü kurtarmaya çalışıyorlar. Pek çok okulda çocuklar sürekli değişen öğretmenlerle karşı karşıya kalıyor, öğretmenler ise açlık sınırına yakın maaşlarla mesleğini sürdürmek zorunda bırakılıyor. Bu, yalnızca iflas etmiş bir istihdam politikasının değil, aynı zamanda eğitimde çöküşün bir göstergesidir. 8 Eylül’de çalacak ders zili, yalnızca yeni bir eğitim-öğretim yılının başlangıcına değil; ülkenin geleceğine dair de bir uyarı olacaktır. Çocuklarımızı sınıflarda yalnız bırakmaya, öğretmenlerimizi güvencesizliğe mahkûm etmeye mecbur değiliz. Kamu kaynaklarının önceliği çocukların sağlığı, beslenmesi, eğitimi olmalıdır. Türkiye, eğitimdeki çöküşü kabullenirse geleceğini kaybeder. Bugün yapılması gereken, çocukların geleceğine yatırım yapmaktır. Eğitim hakkını gerçek anlamda hayata geçirmeden, eşitsizliği ve yoksulluğu aşmak mümkün değil.