Kızıl Ordu’nun, Alman faşizmini ezip, soluğu Berlin’de alacağı belli olunca önünü kesmek için harekete geçen “Batı uygarlığı” Kızıl Ordu’yu ancak Berlin’de yakalayabildi. Sonrasında iki kutuplu dünyanın sembolik hattı olan Berlin’de, Berlin Film Festivali (Berlinale) 1951 yılında “özgür Batı’nın vitrini” olma iddiası ile Soğuk Savaş’ın en etkili araçlarından birisi olarak yapılmaya başlandı. Berlin’de film festivali fikrini ortaya atan kişi bir ABD ordusu subayıydı ve ABD festivale önemli ölçüde maddi destek verdi. ABD festivalin kendi kültür politikaları ve emperyalist çıkarlar doğrultusunda yapılmasını sağladı. Soğuk Savaş’ın “yumuşak gücüne” dahil olan festivalde işlenen temalar genelde totalitarizme karşı özgürlük ekseninde toplanabilirdi. Seçilen filmler bu temayı işliyordu. Festivalin erken dönem söylemi anti-totalitarizm üzerine kuruluydu. Ancak bu kavram, pratikte çoğu zaman anti-komünist bir çerçeveye oturuyordu. Anti-totalitarizm ve buna karşı “özgür Batı” söylemi ile propagandaya boyut katmak hem Alman halkına hem de dünyaya normale dönüşün sağlandığını, Berlin’in kültür ve sanat merkezi olduğunu aktarmayı hedefliyordu. Festivalin ilk yıllarında bolca Hollywood filmi gösterilmesi ise politik, kültürel amaçlarla beraber Hollywood filmlerinin satılmasını ve tanıtılmasını sağlıyordu. Hollywood yıldızları festival için seferber ediliyordu. Festivalin önemli bölümlerinden birisi 1978’den itibaren Berlinale’nin bünyesinde gelişen European Film Market (FM) ve dünyadaki birçok önemli sinemacı festivale seçilmek ve filmini burada küresel film “pazarına” sokmak için ter döküyor. Günümüzde yönetmenlerin festivale katılma motivasyonlardan birisinin Avrupa Sinema Destek Fonu’ndan (Eurimages) destek alabilmek ve alınan desteklerin hakkını vermek ile ilgili olduğu düşünülebilir. Bu özgürlükçü söylem, tepeden tırnağa yalandan ve abartıdan oluştuğu için sık sık duvara çarptı. Bunun ilki 1970 yılında, Vietnam Savaşı ile ilgili bir filmin sansürlenme girişimi ile oldu. ABD Ordusu’nun Vietnam Savaşı’nda işlediği bir savaş suçunu konu alan, yönetmenliğini Michael Verhoeven'in yaptığı “o.k.” filmi jüri başkanı George Stevens’ın tepkisini çekti. Stevens filmin programdan çıkarılmasını istedi ve o yıl ödüller dağıtılamadı, yarışma bölümü iptal edildi. Bu Berlinale’nin eleştirel filmlerin de baskısı altında olmaya başladığını da gösteriyordu. Geçen süreçte belgesel sinemanın da ağırlık kazandığı; insan hakları, göç, konularının daha çok işlendiği politik bir misyon öne çıkmaya başladı. Bugünün tartışması ise buradan çıktı. Emperyalizmin hedefindeki ülkelerde üretilen, muhalif sinemacıların filmleri için destek bulduğu, gösterim şansı yakaladığı bir platforma da dönüştü. Bu platformda gösterim olanağı yakalamak filmin tüm dünyaya duyurulması ve satılması için önemli bir aşama. Elbette bir benzeri bugünkü Cannes Film Festivali için de söylenebilir ancak Cannes’ın tarihi ve gelişimi Berlinale’den daha farklı. Cannes Film Festivali de Berlinale gibi devlet destekli olarak kurulmuş olsa da Berlinale doğrudan cephe hattında yer alıyor, Cannes’ın ise biraz daha sola açılıyormuş izlenimi verdiği dönemler oldu. ‘68 eylemliliğinin ve Yeni Dalga sinemacılarının da bunda payı olduğunu söylemek gerekir. Bugünkü kriz nereden çıktı? 2023 yılında Berlinale’nin açılış töreninde Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin video bağlantısı ile destek çağrısı yapması, çok sayıda Alman bakanın törene katılması, Ukrayna elçisinin seyircileri selamlaması ve Nazi olduğu ortaya çıkan sinemacıların daha çok kendine yer bulmaya başlaması bugünkü krizi tetikleyen unsurların başında geliyor. İranlı sinemacılara destek verilirken, İran’daki kadınların karşı karşıya oldukları baskıları anlatan filmler festivalde kendisine rahatça yer bulurken, konu Filistin olunca tam tersi bir durum yaşanmaya başladı. Filistin konusunda açıklama yapmak, söz söylemek imkânsızlaşmaya başladı. Bu sadece Berlinale’de yaşanmıyordu, tüm Avrupa’daki histerinin uzantısı, iki yüzlülüğün parçasıydı. Rus yazar ve tarihsel figürlerin heykelleri yıkılıp Rus sanatçılar, sporcular kovalanırken Filistin’de soykırım yapan devletin temsilcileri hiçbir şey olmamış gibi karşılandı. Ayrıca filmlerin seçilmesi ile ilgili ciddi haksızlıklar, nepotizm iddialarının ayyuka çıkması boykot çağrısını beraberinde getirdi ve Türkiye’den de festival boykotuna katılan çok sayıda sinemacı ve gazeteci bulunuyor. Ünlü Alman yönetmen Wim Wenders, bu yılki festivalin jüri başkanı olarak basın toplantısında bir gazetecinin, festivalin Ukrayna ve İran halkıyla dayanışma sergilediği ancak neden Filistin halkı ile ilgili böyle bir dayanışma sergilenmediği sorusunu, “politikadan uzak durmalıyız” olarak yanıtladı. Bu bariz ikiyüzlülük birlikte yapılan küstahlık soruyu soran gazeteci ile kamuoyunu çileden çıkardı. Tüm dünyanın seyirci kalmaktan utanç duyduğu soykırıma sessiz kalmanın anlamı emperyalizme açık destekti. Türkiye’den büyük yarışmaya seçilen iki film bulunuyor: Yönetmen Emin Alper’in “Kurtuluş” filmi ve Banu Sıvacı’nın yönettiği “Günyüzü” filmi. Her iki yönetmen de, özellikle defalarca festivale katılmış olan Alper sadece sorulan sorulara cevap verdi. Yönetmenlerin her ikisi de filmlerini festivalden çekmedi ve Wenders’in açıklaması ile iyice gün yüzüne çıkan duruma ilişkin sadece sorulara cevap vermekle yetindi. Emin Alper yaşanan krizden sonra katıldığı söyleşide soykırıma sessiz kalındığını, bu suçları durdurabilecek şeyin güçlü bir tepki gösterilmesi olduğunu söyledi. Hatırlamanın ve müdahalenin zamanı Yeni Dalga sineması ve ‘68 rüzgarının estiği yıllarda, Cannes Film Festivali kürsüsünden, iki önemli yönetmen Jean Luc Godard ve François Truffaut “dışarıda eylemler olurken" Cannes Festivali’nin iptal edilmesi çağrısını yapıyorlardı. Godard “Ben size öğrenciler ve işçiler ile dayanışma diyorum, siz bana kamera açıları ve yakın çekimden bahsediyorsunuz” diyerek seyircilere eylemlere destek verme çağrısında bulunmuş ve bu çağrı yanıt bularak o yıl festivalin iptal edilmesi ile sonuçlanmıştı. Ülkemiz tarihinde de sinemacıların 1978 yılında gerçekleştirdikleri “Sansüre Karşı Ankara Yürüyüşü” önemli bir hamleydi. Bu festivalde de sinemacıların birer emekçi olarak işçi sınıfının üyeleri olduğu vurgusu ve politik anlamda işçi sınıfıyla bütünleşme hedefi, sansürle mücadele kadar öne çıkıyordu. Dolayısıyla sinemacılardan/sanatçılardan beklenen politik tavır üzerine gerçekten (ve kolaya kaçmadan) düşünmek gerek. Dünyada yaşanan yıkımları, savaşları, yoksulluğu, eşitsizliği, sömürüyü anlatan filmlerin özgürce gösterilmesi, desteklenmesini, tartışılmasını beklemek mevcut düzende safdillik olacaktır. Elbette bunu talep etmeye devam edeceğiz. Bu filmlerin, sanatsal üretimin desteklenmesi ve paylaşılmasının koşullarını yaratmak, bunun için de mücadele etmek, sanatçıları yüreklendirmek lâzım. “Batı Cephesi” gerçek yüzünü her fırsatta bir kez daha gösteriyor. Karşı cephenin gücünü arttırması, emekçilerin dayanışması ve örgütlülüğü ile süreç hızla tersine çevrilecek. Halen bir filmi “iyi” yapan her ne varsa, o, insanlığa dair olmasıdır, bu en önemli kazanımdır.