Ortadoğu bölgesi ve dünya, olası bir ABD-İsrail askeri operasyonu beklerken bir yandan bölgede yeni bir düzen kuruluyor. Küresel sistemdeki dönüşümün, dünyanın en kritik bölgelerinden biri olan Ortadoğu’yu da etkilemesi beklenirdi ve öyle de oldu. Bu yazıda, yanı başımızda kurulmakta olan bu düzenin temel taşlarını tartışacağım. Birinci olarak, bu yeni düzen, yine dışarıdan, yukarıdan ve Batılı ülkeler tarafından kuruluyor. Yüz yıl sonra tarihin bu bölgede bu şekilde tecilli etmesinin rahatsız ediciliği yanında, nedenlerine de değinmeye çalışıyorum. İkinci olarak, bu düzenin devletler (örgütler değil) eliyle işleyeceği ve artık hepsi ABD müttefiki olan merkezi yönetimler arasındaki uyuma dayalı olarak kurulduğunu tartışıyorum. Bunun işleyip işlemeyeceği ise ayrı bir konu. Üçüncü olarak küresel sistemden bahsedilirken çok sık dile getirilen, “ABD çöküşte-Çok kutupluluk güçleniyor-Küresel Güney yükselişte” üçlü yorumunun neden Ortadoğu’ya yansımadığını tartışacağım. ULUSAL GÜVENLİK BELGESİNDE ORTADOĞU ABD Ortadoğu’yu artık küresel siyasetinin merkezine koymak istemiyor. Bu yaklaşım, Trump yönetiminin Kasım 2025’te yayınladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesine çok açık yansımış. Öncelikle, Ortadoğu bölgesi, Belge’de diğer bölgelerden geride, dördüncü sırada yer alıyor ve kısa tutulmuş. İkincisi, Ortadoğu ele alınırken başlık olarak “Sorumluluğu Aktarmak ve Barışı İnşa Etmek” ifadesi kullanılmış. Başlık aslında siyasetin içeriğini ya da Trump yönetiminin niyetini yansıtıyor. Belge açıkça artık enerji ihtiyacı (ABD net petrol ve doğal gaz ihracatçısı) ve büyük güç mücadelesi açısından Ortadoğu’nun ABD için eski öneminin kalmadığını dünyaya ilan ediyor. Aslına bakılırsa, Ortadoğu’dan çekilme, 2011’de Obama döneminde başlayan bir tartışma. Ama Trump yönetimi bu konuda daha net davrandı ve ilk kez Ortadoğu’yu ABD açısından bir stratejik kazınım olarak değil, üzerindeki bir yük olarak tanımladı. YENİ SİYASETİN YENİ YÖNTEMLERİ İç ve dış politikada arka kapı diplomasisi, aracılar ve enformel ağların kullanılması rastlanan bir durumdur. Siyaset sonuç alma işi olduğu için özellikle ABD birçok sorun ve krizde en kestirme yolu tercih eder, en düşman ilan ettikleri dahil her aktörle temas kurar, görüşür, pazarlık yapar. Ama yaşadığımız dönemin bir özelliği olarak Trump yönetimi altında ABD bu yaklaşıma bir eşik atlattı ve kurumsallığı özellikle ve bilerek dışladı. Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack, Özel Temsilci Steve Witkoff ve damadı ve danışmanı Jared Kushner, geleneksel kurumları atlayarak doğrudan liderler diplomasisi yöntemiyle Ortadoğu’yu şekillendiriyorlar. Bu üç isim Gazze’deki Barış Kurulu’ndan Yemen İç Savaşına ve İran’a kadar herhangi bir etik kaygı ve bölge ülkelerinin ve halklarının beklentilerini gözetmeden, bütün işlerin içindeler ve gerektiğinde çözüm dayatıyorlar. Bir tek Trump’ı muhatap alıyorlar; Dışişleri Bakanı Rubio’nun bile birçok karardan haberi olmuyor. Çünkü amaç hızlı bir şekilde Ortadoğu’yu biçimlendirmek. Gerektiğinde askeri güç kullanımı ya da diplomasi gibi geleneksel yöntemlerin yanında bazıları kişisel ticari, mali, yatırım imkanlarını da yeni dönemin bir unsuru olarak her siyasal görüşmede ve dönüşümde araya sıkıştırıyorlar. İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ SORUNU ABD’nin, bölgedeki angajmanını azaltmayı hedeflemesi ile İsrail’in önümüzdeki on yıllar boyunca güvenliğinin garanti altına alınması aynı siyasetin parçaları. ABD bu yüzden İsrail’in güvenliği için üçlü bir strateji izledi. 1- İsrail’e sorun çıkaracak rejimler askeri yöntemlerle tasfiye edildi. Uzun bir süreçte Batı karşıtı olan (neoliberalizme entegre olmayı reddeden ve sosyal devletten uygulamalarından vazgeçmeyen, milliyetçi, ve Rusya-Çin gibi ülkelere yaslanan) rejimler ABD ve müttefikleri tarafından yıkıldı. Libya (Kaddafi), Irak (Saddam) ve son olarak Suriye (Esad). Bunun son halkası tabii ki İran. Ama İran ölçek ve kapasite olarak diğerlerinden farklı olduğu için daha ince ve zamana yayılan bir strateji gerekti. Şu an bu aşamadayız. 2- ABD, diplomasi cephesinde, İsrail’in güvenliğine katkı sağlayacak önemli bir diplomatik hamle yaptı. Hala İsrail’i tanımamış Arap ülkelerinin İsrail’i tanımalarını öngören İbrahim Anlaşmaları gibi süreçleri de hayata geçirdi. Gazze’deki katliam nedeniyle ara verilse de ABD bunun için ağırlığını koyacak ve süreci devam ettirmeye çalışacak. 3- İsrail’e sorun çıkaracak örgütler baskı altına alındı, liderlikleri yok edildi. Hizbullah ve Hamas gibi. ABD bir yandan İsrail’i rahatlatacak askeri müdahalelerde bulunurken, öte yandan Gazze’de olduğu gibi vahşi katliamlar yapmasına, Tahran’da suikast düzenlemesine, Lübnan’ı, Suriye’yi, hatta müttefiki Katar’ı vurmasına göz yumdu. Trump yönetimi ile İsrail arasındaki en önemli fikir ayrılığı ise Suriye’de çıktı. Trump, Şara yönetiminin ülkeye hakim olmasını isterken, İsrail bölünmüş, istikrarsız ve zayıf bir Şam yönetimi istiyordu. Bu gerilim 18 Ocak’ta Paris’teki anlaşmayla Şara’nın genel olarak İsrail’in taleplerine boyun eğmesiyle çözüldü. İDEOLOJİSİZ BİR ORTADOĞU’YA DOĞRU MU? Ortadoğu bölgesi tarihsel süreç içinde ideolojilerin etkisini kaybettiği bir coğrafyaya dönüştü. Günümüzde kimse Pan-Arabizm’den söz etmiyor; Baasçılık ve Arap milliyetçiliği Irak, Libya ve Suriye’deki parti ve rejimlerin devrilmesiyle yalnızca kurumsal değil, ideolojik olarak da tasfiye edildi. Bölgede sola en çok yaklaşan ideoloji, bir işçi sınıfına dayanmasa ve otoriter-bürokratik bir yönetime sahip olsa da sosyal devlet uygulamalarını önemseyen Baasçılıktı. Onun dışında işçi sınıfının zayıf olduğu bölgede sol hareketler güçlenemedi. 20. yüzyıl boyunca bu bölgede en güçlü ideoloji İslamcılık oldu. Ne var ki, hem siyasal İslamcılık geriledi, hem de bölgede toplumsal olarak dinin etkisi azalmaya başladı. Geniş Ortadoğu bölgesinde en organize siyasal İslamcı hareket olan Müslüman Kardeşler başta doğduğu yer olan Mısır başta olmak üzere artık terör örgütü olarak görülüyor. En son Trump yönetimi Müslüman Kardeşleri terör örgütü ilan etti. ABD bölgede nüfuzunu yeniden tahkim ederken önceliği siyasal İslamcı hareketler değil otoriter liderler. Suriye’de radikal İslamcı kökenden gelen Şara bu sürecin istisnası olarak görülebilir. Ama Şara İslamcı olduğu için değil, Esad’ı ancak HTŞ ile devirebilecekleri ve ülke üzerinde Sünni bir yönetimi ancak örgütten devşirilmiş, her yerinden Batı’ya bağlı ve bağımlı bir aktörle daha kolay yönetebileceği için tercih edildi. İran’da İslamcı yönetim başörtüsü yasağında geri adım atmak zorunda kalırken, Vahhabilik’in merkezi Suudi Arabistan’da Selman yönetimi altında şaşkınlık yaratan sekülerleşme adımları atılıyor. Dolayısıyla, İslamcılık hem yönetim düzeyinde “yukarıdan” hem de toplumsal düzlemde “aşağıdan” gerileme eğiliminde. ABD ve İsrail, Arap ve Müslüman toplumları ortadan kesen, onları mobilize edecek ve siyasal örgütlenmelerini sağlayacak alternatif bir ideolojik zemin oluşmasını istemiyorlar. Bu bölgede kurulmaya çalışılan düzen, her türlü pazarlığa açık liderler öncülüğünde, içeride istikrarlı, dışarıda ABD-İsrail stratejisine hizmet eden, sivil toplumun zayıf, demokrasinin işlemediği bir düzen. Bu şekilde bölge dışından emperyalist müdahalelere örgütlü, programlı bir direnç de gelmeyecek. Devam edecek…