Birleşik Mücadele** (2) | Dil, dayanışma ve sorumluluk: Siyasetin Ahlâkı Seçim

Geçen hafta sanat üzerindeki yasaktan üniversitelerin kuşatılmasına, kadınlara yönelik cezasızlıktan emek sömürüsüne uzanan başlıkların aynı siyasal aklın ürünü olduğunu ve bu nedenle mücadelenin de parça parça değil, yan yana, geniş bir hatta yürütülmesi gerektiğini vurgulamıştım. Bu birleşik mücadele önermesini yalnızca rejimin uygulamalarına karşı bir tepki hattı olarak görürsek yanılırız. Mücadele mağdurların, sivil toplumun, siyasi partilerin, kısacası tüm muhalefetin kendi siyasal dilini ve sorumluluk bilincini yeniden kurmasını da gerektirir. Ancak muhalefetin önemli bir bölümü hâlâ iktidarın gündemine, bu gündemin boş girdabına kapılmış halde. Bizim artık gündem açıklamalarıyla yetinen somut dayanışma eylemleriyle bütünleşmeyen bir muhalefete, birbirine küfreden genel başkan / belediye başkanı kavgalarına; iç hesaplaşmaların iktidar yerine farklı fikir beyan eden, eleştiren, itiraz eden, itaat etmeyen üye ve delegeye dönüşüne, ihraçlara, ayrışmalara ayıracak zamanımız yok. Daha dün iktidar partisinin politikalarını belirleyen bakan danışmanların CHP’nin iktidar programlarını belirleyici aklına da hiç muhtaç değiliz. Bu, seçmene “başka bir yol” ve değişim vaadini daha en baştan boşa düşüren bir siyasal yoksullaşmadır. Ana muhalefet partisinin iktidar kadroları sağ partilerden gelen; partinin geçmişinden, siyasi hedefinden son derece uzak isimlerin böylesi kritik bir dönemde üstelik önemli bir oranda parti yönetiminde karar verici pozisyona taşınmasıyla şekillendiğinde ideolojik sapma kaçınılmaz olur. İşte o zaman diliniz aşağılayan, üstten bakan, yeren, yanlış bir yere kayar. Örneğin köylünün çiftçinin hakkını savunurken “köylüyüz işte”, “tarım en eğitimsiz kitlenin elinde” deyiveririsiniz. Üstelik bunun bir gaf olduğunu bile fark etmezsiniz. Örnek olarak ABD modelini översiniz. Toplum, iktidarın kötü politikalarının mimarlarından daha iyisini yani mevcut aklın değişmesini istiyor. İdeolojik tarafı net, ilkeli, tutarlı ve cesur bir alternatif görmek istiyor. İhtiyacımız olan da bu. Yerel yönetimlerde ise başka sorunlar büyüyor. Başarılı sosyal projeleriyle, eşit, kapsayıcı hizmet anlayışıyla toplumun bu beklentisini karşılayan isimler iktidar eliyle görevden yani toplum üzerindeki etki alanlarından uzaklaştırılıyor, iftiralarla, gizli tanıklarla tutuklanıyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde güç zehirlenmesi var. Kimin, hangi liyakat kriteriyle neden ve nasıl aday belirlediği bilinmeyen – aslında pekâlâ bilinen – çürük yumurtaların bir bir folluktan düşüşünü seviyesizlik ve çapsızlıktan arınmaya çalışarak ve derin bir üzüntüyle takip etmek zorunda kalıyoruz. Öyle ki seçimlerden bu yana iktidar partisine geçen milletvekilleri, belediye başkanları, meclis üyeleri rakamları birleşik mücadele hattında omuzdaş olması gereken bir başka sol partinin liderinin meclis konuşmasına taşıyacağı kadar dudak uçuklatan boyutta. Demem o ki en önce kendi evimizde birleşik mücadele hattının aktörleriyle buluşmak, sorumluluk makamlarını güç için değil tutarlı bir mücadele ortaklığıyla belirlemeliyiz. Güçlünün; haydi iyi niyetle rastgele seçtiği diyelim bu örneklerden özüne yönelenler yanında bir de özünü içselleştirememiş olanların geldiği konumu kibirle kullanan, alkış bekleyen öfke patlamalarına tanık oluyoruz. Siyaseti kişiselleştiren bu tarz; bedel ödetilen ya da toplumun ihtiyaçlarına adanmışlıkla odaklanan ve başarıyla çalışan mevkidaşlarının yerel başarılarını gölgede bırakıyor. Oysa yerel demokrasi, tek kişilik gösterilerle değil; ortak akılla, katılımcılıkla ve hesap verebilirlikle güçlenir. Güç zehirlenmesi yaşayan bazı belediye başkanlarının seçilmiş meclis üyelerini kibirle, küçümseyişle azarlayan; onlara oy veren seçmenin -yani iktidar yolunda oyuna talip olduğumuz bizim dünya görüşümüze daha uzak olanların- tercihini nasıl etkileyeceğini düşünemeyen öfke patlamalarıyla vakit kaybedemeyiz. Bizim seçmeni ayrıştıran yerleşmiş kamplaşmaları körükleyen bu halden çok geniş bir mücadele hattına, güven veren çözümlere, bu mücadele hattında konsolide olacak eşitlik ve emek hakkına odaklanmaya en çok da tutarlı olmaya ihtiyacımız var. Seçmene iktidar umudu pazarlayan, güç mevkilerini kişiselleştiren ve bir daha kalkmamak üzere ele geçirmeyi refleks edinen muhalefet anlayışı, kazanımlarımızı, başarılarımızı eritir, gölgeler. İktidarın gündemine hapsolup kendi başarılarını görmezden gelen popülist, kapsayıcılıktan uzak söylemler her şeyden önce her yere koşan sivil toplum temsilcilerine, hak savunanlara, muhalefet ortaklarına, topluma haksızlık. CHP’nin her yere koşmaya çalışan, her gün başka kentte miting miting dolaşan genel başkanının, örgütün emeğine ve kendisine haksızlık. Canımı çok yakan bir örnek vereyim. Gencecik yaşında erken ve talihsiz bir vefatla uğurladığımız Gülşah Durbay’ın vedasında onu en incindiği yerden iktidarın arzu ettiği dedikodu ve iftira batağını hatırlatıp, unutana yeniden malzeme ederek uğurlamak yerine kısacık görev zamanında geride bıraktığı başarılı işleriyle uğurlamayı akıl edebilen bir siyaset biçimine ihtiyacımız var. Kadına yönelik şiddet yalnızca uygulayanın, saldıranın elinden gelmiyor. Görmezden gelmek de bir şiddet biçimi. Hak edilmiş başarının önüne geçen, eril siyasetin işine gelen yerden kurulan samimi savunular da öyle. Sessizlikle, dikkatsizlikle, yanlış yerde kurulan cümlelerle yeniden üretiliyor bu şiddet. Siyaset, en çok da yas tutarken, anarken, sahiplenirken ve adalet ararken sınanır. Oysa diğer yanda son derece başarılı yerel yönetim projeleri hayata geçmiş, sonuç almış, topluma nefes aldıran hizmetler var. Bunları konuşmalı; yerel başarıların yerinde kalmayan başarı öykülerini sırtlayan bir görünürlük hattına, özenli parti programlarıyla bütünleşen, tutarlı ve sürdürülebilen çalışmalarımızı konuşmaya ve çoğaltmaya, yaygınlaştırmaya ihtiyacımız var. Ben Gülşah başkanı toplumsal cinsiyet eşitliğine odaklı kadın ve çocuklar için fark yaratan hizmetleri ve katılımcı yerel yönetim modellerinin önemini kavrayışıyla, kent konseyini aktif hale getirmesiyle, kadın, genç ve çocuk meclisleriyle anıyorum. Sosyal belediyecilik uygulamalarıyla yoksulluğa nefes aldıran, kamusal hizmetleri erişilebilir kılan, kadınlara, çocuklara, gençlere doğrudan dokunan çalışmalar yerelinde kalmamalı; aktarılmalı, çoğaltılmalı, görünür kılınmalı. Yerel başarıların, özenli parti programlarıyla bütünleştiği; tutarlı, sürdürülebilir ve denetlenebilir bir siyasal yola ihtiyacımız var. Birleşik mücadele dediğimiz şey, yan yana fotoğraf vermekten ibaret değil. Bütünlüklü bir hat olmalı. Ortak bir dil, ortak bir bakış, ortak bir kavrayış ve eyleme dönüşen bir sahipleniş ister. Tahakküm değil, güven ister. Söylenen her sözün, kurulan her cümlenin, seçilen her kelimenin sorumluluğunu taşımayı ve kapsayıcı bir tutarlılıkla aktarım gerektirir. Bir önceki yazıda işaret ettiğim gibi mesele yalnızca iktidarın baskıcı tercihleri değil; bu tablo karşısında nasıl bir siyasal duruş inşa edeceğimizdir. Değişim sloganla değil kavrayışla olur. Dayanışmayla mümkündür. Azalarak, ayrışarak değil; omuz omuza durarak. Her cümleyi bilinçle kurarak, her kelimeyi omuzlayarak. Ancak böyle bir siyaset bu ülkeye gerçekten nefes aldırabilir. İşte bu nedenle geniş ve birbirini geliştiren, birbirinden beslenen bir birleşik mücadele hattında buluşmak artık bir tercih değil, tarihsel bir sorumluluktur.