Modern medeniyetin insanı zorladığı temel nokta, insanı çevresinden ve başkalarıyla kurduğu anlamlı ilişkilerden koparan bir bireyselleşme anlayışıdır. Bu anlayışta insan, başkalarıyla temas ettikçe yıpranan, kamusal alanla ilişkisi arttıkça özgürlüğü daralan bir varlık olarak kurgulanır. Oysa bizim medeniyet tasavvurumuz bunun tam tersine dayanır. İnsan, ancak başkalarıyla kurduğu anlamlı, sorumluluk yüklü ve süreklilik arz eden ilişkiler içinde yetişir, olgunlaşır ve kemâle erer. İnsan olmanın imkânı, başkalarıyla birlikte yaşama ve birlikte iyiyi çoğaltma pratiği içinde ortaya çıkar. Dolayısıyla, böylesi bir toplumdan beklenen, nihayetinde insanın kemâl imkânına sahip olmasıdır. Böylece, ‘her bir insan, diğer insanlarla birlikte, kendilerini aşan ve onların ilişki düzeninde gerçekleşen bir kemâlin mazharı olur.’(KeTeBe Yayınları, Teklif, Siyaset, Tahsin Görgün, sh.60, 2023). Medeniyetimizde insanın kendine yönelik iyileştirme çabası sürekli teşvik edilir. Ancak bu içsel mücadelenin, dış dünyaya, toplumsal hayata yansıması beklenir. Bu yaklaşımın en çarpıcı ifadesi, Peygamberimizin “İnsan ölünce, üç ameli dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden istifade edilen ilim, arkasından dua eden hayırlı evlat” hadîsinde görülür. İlk bakışta bireysel gibi görünen bu üç alanın, aslında bütünüyle kamusal bir boyuta sahip olması oldukça kritiktir. Bu tür hayırlar, insanın ölümünden sonra bile kamusal alanda yaşamaya devam etmesini sağlar. Sadaka-i câriye, insanların ortak kullanımına açık hayırlara karşılık gelmektedir. Dahası, cami, okul, yol, çeşme, aşevi gibi yapılar yalnızca kamusal alanı iyileştiren fiziksel mekânlar da değildir, aynı zamanda toplumsal hayatı ayakta tutan ahlaki ve kültürel omurgalardır. Kendisinden faydalanılan ilim de benzer şekilde bireysel bir başarıdan çok, kamusal bir sorumluluğa tekabül etmektedir. Kendisinden faydalanılan ilim, insanlığa faydalı olan topluma ve geleceğe istikamet veren, yani kamusal fayda üreten bir işleve sahiptir. İlim, eserler ve yetiştirilen insanlar üzerinden kamusal alanın tahkim edilmesi, nihayetinde fert düzeyinde erdem imkânı sağlarken toplum düzeyinde de maslahatın üretilmesine katkı vermektedir. Hayırlı evlat ise yalnızca anne-babasına karşı görevlerini yerine getiren kişi değil, içinde yetiştiği kültürel iklime katkı sunan, kamusal alanda iyiliğin yaygınlaşması ve kötülüğün engellenmesi için çaba gösteren insandır. Bir başka deyişle hayırlı evlat, kamusal sorumluluk bilincine sahip, başkalarının hayatını güzelleştirmeyi dert edinen bir kişiliktir. Bu üç alan birlikte düşünüldüğünde, insanı ölümsüzleştiren şeyin, kamusal alana yaptığı katkı olduğu açıkça görülür. Dolayısıyla, medeniyetimizde insan, kendini yalnızca iç dünyasında arındırarak değil, bu arınmayı ve güzelleşmeyi dış dünyaya, toplumsal hayata taşıyarak kemâle ulaşır. Bir başka deyişle, insan, kamusal alandan çekilmeye değil, bilakis bu alanı güzelleştirmeye sürekli davet edilir. Bu nedenle kamusal alanda aktif bir şekilde yer almak, kamusal alanı hayır ve güzellik ekseninde güçlendirmek medeniyetimizde tâli değil, merkezi bir konumdadır. Bu çerçevede yine Peygamberimizin “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olanıdır” hadîsi, veya ‘Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.’ hadisi şerifi de kamusal alanda insanın mükellefiyetlerine yönelik güçlü çağrılardır. Benzer şekilde ‘iyiliği emretme, kötülüğü engelleme’ düsturunu da kamusal sorumluluk ve birlikte insan olma pratiği olarak okumak mümkündür. İnsanın ancak başkalarıyla kurduğu sorumluluk yüklü ilişkiler içinde kemâle erebileceğine yönelik güçlü bir vurgu ile iyiliği emretme kamusal alanı iyilik üretecek şekilde inşa etme, tahkim etme ve yaşatma yükümlülüğü olarak anlamını genişletir. Böylece, iyiliği emretme, iyi olanın yapılabilir, sürdürülebilir ve cazip hâle geldiği bir toplumsal iklimi üretme ve korumaya yönelik sürekli çabaya karşılık gelir. İyiliği zor bir fedakârlık olmaktan çıkartıp hayatın doğal akışı içine yerleştirir. Sadaka-i câriye, kendisinden faydalanılan ilim ve hayırlı evlat vurgusu, bu düsturun nasıl somutlaşabileceğini de açıkça gösterir. Kısacası bu düstur, iyiliğe giden yolların açık, erişilebilir ve destekleyici; kötülüğe giden yolların ise zahmetli, maliyetli ve caydırıcı olduğu bir toplumsal dokuyu birlikte inşa etme çağrısıdır. Batı medeniyetinde ise komşuluk, mahalle, ortak mekânlar ve müşterek sorumluluklar giderek geri çekilirken özel alan kutsallaştırılır. Bu süreçte kamusal alan, insanı olgunlaştıran bir zemin olmaktan çıkmakta ve bireyin konforunu bozan bir müdahale alanına dönüş(türül)mektedir. Bu durumda başkasıyla karşılaşma, bir imkân değil, katlanılması gereken bir yük olmaktadır. Başkasıyla temasın özgürlüğü daralttığı anlayışına karşılık, İslâmî perspektifte başkası insanın kemâlinin şartıdır. Bu nedenle iyiliği emretme aynı zamanda başkasıyla birlikte iyiyi mümkün kılan ilişkiler ağını kurma; kötülüğü engelleme çağrısı ise, başkasını cehennemleştiren rekabetçi, yalnızlaştırıcı ve sorumluluktan kaçan pratiklere karşı kamusal alanı canlı tutma iradesidir. Dijital platform kültürü de bu zihniyeti derinleştirir. Algoritmalar, insanları benzerleriyle kapalı yankı odalarına hapseder. Farklı olan, rahatsız edici ve tehditkâr görülür. Kamusal alan, yüz yüze sorumluluk gerektiren bir mekân olmaktan çıkar ve kolayca terk edilebilen, bloke edilebilen ve susturulabilen dijital temaslara indirgenir. Böylece başkası, birlikte yaşanması gereken bir muhatap değil, kolayca silinebilen bir gürültü unsuruna dönüşür. Sonuçta dijital platformlarda öfke, linç, teşhir, alay, kutuplaşma ve aşırılık, algoritmik olarak ödüllendirilirken; ölçülülük, merhamet, sabır ve sorumluluk görünmezleşmektedir. Ayrıca, dijital platformlarda kötülüğe erişim son derece düşük maliyetlidir. Hakaret etmek, ifşa etmek, yalan yaymak, manipülatif içerik üretmek ya da başkasını nesneleştirmek neredeyse tek tıkla imkân dâhilindedir. Üstelik bu davranışlar çoğu zaman anonimlik, mesafe ve sorumluluk dağılması sayesinde bir bedel de üretmez. Buna karşılık iyilik, dijital ortamda çoğu zaman zahmetli, karşılıksız ve algoritmik olarak değersizdir. Yüz yüze ilişkilerde insanı frenleyen utanç, edep, bağlam ve sorumluluk duygusu dijital ortamda büyük ölçüde çözülmekte, böylece kötülük yalnızca daha kolay değil, aynı zamanda daha görünmez ve daha meşru hâle gelmektedir. Özetle, bizim medeniyetimizde başkası cennete açılan kapıdır. İnsan, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde sınanır, olgunlaşır ve anlam bulur. Batı medeniyetinin insanlığı zorladığı yön ise, çoğu zaman başkasının cehennem olduğu anlayışının gündelik davranışlara sirayet etmesidir. Rekabetin, güvensizliğin ve yalnızlığın merkezde olduğu bu yaklaşım, kamusal alanı bir yük ve tehdit olarak görür. Batı medeniyetinin küresel ölçekte bu bağlamda ürettiği kriz, başkasını cehennemleştiren bu uzun tarihsel hattın bugün yalnızlık, anlam kaybı ve kamusal çürüme olarak geri dönmektedir. Dijital platformlar da bu sürecin güçlü aracılarıdır. Oysa bizim medeniyet tasavvurumuzda kamusal alan, insanın kendini gerçekleştirdiği, iyiliği çoğalttığı ve ölümden sonra bile yaşamaya devam edebildiği asli zemindir. Dolayısıyla, bizim medeniyetimizde başkası, insanın kemâlinin şartıdır.