Bugün bir filmin kaderini ilk okuyan kişi gerçekten yönetmen mi? Yapımcı mı? Yoksa bir yazılım mı? Bu soru artık spekülatif değil; endüstrinin tam ortasında duruyor. Kültürel üretimin neoliberal optimizasyon mantığına teslim olup olmadığı meselesi, soyut bir teori tartışmasından çıktı. Karar süreçleri ölçülebilir veriye, tahmin modellerine ve performans simülasyonlarına bağlanıyor. Senaryolar henüz sete çıkmadan analiz ediliyor; oyuncu kombinasyonları hasılat projeksiyonlarına göre değerlendiriliyor. Yaratıcılık mı, yoksa algoritma mı karar veriyor, tartışması daha da kızışacak! Los Angeles merkezli Cinelytic gibi şirketler, projelerin ticari potansiyelini veri üzerinden hesaplıyor. Son yıllarda Domestic Box Office tahminlerinde %94-96 doğruluk (bazı çeyreklerde %98-99) sağlıyor. Dijital platformların kullanıcı tutma ve izlenme tamamlanma metrikleri de ortada; optimizasyon çağında içerik kararları yalnızca “iyi hikâye” kriterine değil, izlenme süresi ve davranış verilerine göre şekilleniyor. AI destekli film üretim pazarı resmen patlıyor. Grand View Research'e göre bu pazar 2024'te 3.24 milyar dolar seviyesindeydi ve 2033'te 23.54 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Yani senaryoları, oyuncu seçimlerini, hatta hikayenin ritmini bile veriyle "test eden" araçlar, endüstride giderek daha fazla söz sahibi oluyor. YARATICI ÖZNENİN YER DEĞİŞTİRMESİ Film eleştirisinin kendini güncellemesi gerekiyor. Çünkü artık estetik kararlar yalnızca estetik değil. Bir filmin temposu, karakter dağılımı ya da dramatik kırılma noktası sadece sanatsal sezginin sonucu olmayabilir; izlenme grafikleri ve davranış verileriyle tasarlanmış olabilir. Örneğin Shōgun. Ciddi, ağırkanlı ve tarihsel görünen bir anlatı. Ancak dramatik zirvelerinin yerleşimi ve bölüm ritmi, küresel izleyici alışkanlıklarıyla şaşırtıcı biçimde uyumluydu. Kültürel fark korunur gibi duruyor; ama ritim evrensel tüketim temposuna göre ayarlanıyor. Fark bile tasarlanmış olabilir. Ya da Barbie. Feminist söylem, meta mizah ve sistem eleştirisi içeriyordu. Aynı anda marka bütünlüğü, hedef kitle segmentasyonu ve küresel mesaj senkronizasyonu kusursuz işliyor. Burada alkışladığımız şey yalnızca Greta Gerwig’in politik zekâsı mı? Yoksa sistemin izin verdiği ölçüde kurulan, ölçülmüş ve güvenli bir muhalefet mi? Mesele bu yapımları küçümsemek değil. Mesele şu. Seviyoruz. Etkileniyoruz. Heyecanlanıyoruz. Ama alkışladığımız özne kim? Yaratıcı birey mi? Kolektif üretim mi? Yoksa insan kararını çerçeveleyen görünmez veri mimarisi mi? BÜYÜK YÖNETMEN VAR MI? Neoliberal akıl her alanı ölçülebilir çıktılar üzerinden değerlendiriyor. Sinema da bu mantığın dışında değil. Platform ekonomisinde tamamlanma oranı, ilk beş dakikadaki tutunma yüzdesi, sezon sonu geri dönüş ihtimali belirleyici metrikler haline geldi. Güçlü açılış, düzenli dramatik yükselme, optimize edilmiş final… Bunlar artık yalnızca anlatı tercihi değil; performans mühendisliğidir. 2023’teki Writers Guild of America ve SAG-AFTRA grevleri, üretim rejiminin resmen yeniden yazıldığını gösterdi. Senaryonun değil, bedenin ve performansın da veri varlığına dönüştüğünü açığa çıkardı. Mesele “sanat teknolojiye direniyor” romantizmi değil; karar mekanizmasının yer değiştirmesi. Bu koşullarda auteur (yaratıcı yönetmen) tartışması nostalji değil; doğrudan politik bir mesele. Çünkü auteur belirsizlik üretir. Optimizasyon ise belirsizliği risk olarak kodlar. 1970’lerin Yeni Hollywood döneminde Spielberg ya da Scorsese ana akım içinde kişisel estetik alanı açabildi. Gişe baskısı vardı ama estetik sapma mümkündü. Bugün üretim modelleri merkezileşmiş durumda. Belki de bu kuşatılmışlık içinde asıl maharet, Christopher Nolan gibi isimlerin yaptığı gibi, sistemin silahlarını sisteme karşı kullanabilmektir. Nolan, devasa bütçeleri ve algoritmanın talep ettiği 'olay merkezli' yapıyı korurken, araya kendi takıntılarını ve analog dokusunu sızdırabiliyor. Ancak bu tür örnekler, sistemin esnekliğini değil, ne kadar dar bir aralıkta 'istisnalara' izin verdiğini gösteriyor. Sistem, bu dehaları yok etmek yerine, onları kendi 'prestij markası' olarak optimize ediyor. Artık soru “büyük yönetmen var mı?” değil. Asıl soru şu; Büyük yönetmene yapısal olarak alan bırakılıyor mu? Yeni bir dönemdeyiz. Sinema yalnızca anlatı üretmiyor; karar üretim biçimi de değişiyor. Eleştirinin görevi artık sadece estetiği tartmak değil, kararın nerede alındığını görünür kılmak. Aksi hâlde eleştiri, optimizasyon çağında yalnızca iyi tasarlanmış ürünlerin yankısına dönüşür ve öznenin yerini kimin aldığını fark etmez.