Avrupa kendi başına bir nükleer olabilir mi?

Transatlantik ittifakın Avrupalı liderleri ve güvenlikle ilgili teknokratları Münih’teki “Güvenlik Konferansı”na katılan Amerikan Dışişleri Bakanı ve Trump’ın “Ulusal Güvenlik Danışmanı” Marco Rubio’nun konuşmasını ayakta alkışlarken arka planda Avrupa’nın bir nükleer saldırıya karşı ABD’den bağımsız “koruma kalkanı” tartışması devam ediyordu. Tartışma konferansın açışını yapan ev sahibi Almanya’nın Başbakanı Merz’in konuşmasıyla yeniden alevlenmişti. Merz, Avrupa’nın “nükleer caydırıcı” ihtiyacını vurguladı. Bunun için de Fransa Cumhurbaşkanı Macron’la görüşmeleri sürdürdüğünü belirten Merz, bu caydırıcılığın Almanya’nın NATO kapsamındaki “nükleer katılım” göreviyle sıkı bir biçimde entegre edilerek gerçekleşmesi gerektiğini kaydetti… Söz konusu görev Almanya’da depolanmış olan Amerikan atom bombalarının (B61 tipi) NATO’nun tarafı olduğu bir nükleer savaş durumunda Alman pilotların kullandığı, Alman uçaklarıyla taşınıp, hedeflerine fırlatılmasını içeriyor. Söz konusu “nükleer katılım” konseptine kendisi atom bombasına sahip olmayan NATO ülkeleri Hollanda, Belçika, İtalya ve Türkiye de dahil. Bilindiği kadarıyla Amerika’nın elindeki yaklaşık 300 B61 atom bombasından yarısı bu beş ülkede depolanmış durumda. Ve bu ülkeler de Almanya gibi bir nükleer savaş durumunda söz konusu bombalarla teçhiz edilmiş füzeleri hedeflerine taşıyacak ve fırlatacak uçakları ve pilotları hazır bulundurmakla yükümlü. Tabii “ateş” emrini verme yetkisi Amerikan askerlerine ait. ∗∗∗ Avrupa’ya artık askeri koruma vermeyeceğini defalarca açıklayan Trump’a rağmen Merz’in sözünü ettiği “entegrasyon”nun nasıl olabileceği ve buradan Avrupa’nın kendisine ait bir “nükleer kalkan” çıkabileceği – en azından şimdilik – belirsiz. Merz yeniden alevlenmesine neden olduğu tartışmaya daha sonra “Almanya’nın kendisine ait atom bombası” gibi bir hedefleri olmadığını açıklayarak frenledi. Savunma ve Dışişleri Bakanları da benzer açıklamalarla ona katıldılar. Ancak Merz’in konferansın açış konuşmasında vurguladığı “Macron’la görüşme” (henüz başlangıç aşamasındaymış) konusu da belirsiz. Aslında bu karmaşık konuyu biraz olsun daha iyi anlayabilmek için Avrupa’daki atom bombalarıyla ilgili mevcut duruma kısa göz atmakta yarar var. Birincisi Almanya’nın kendisine ait atom bombası yok. Silahlı kuvvetleri “yeniden savaşabilir hale getirmeyi” ve milyarca euroluk silahlanmayı hedefleyen hükümetin böyle bir “niyeti” de yok. Almanya, 1970 ve 1990 tarihli iki uluslararası anlaşmayla (“Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması” ve “İki Artı Dört Anlaşması”) kendi nükleer silahlarına sahip olmamayı taahhüt etmiş durumda. Ancak ABD ve Rusya da, yani özellikle son yıllarda, uluslararası hukuğu sürekli çiğneyen iki ülke de bu anlaşmaların tarafları. İkincisi şu anda Avrupa’da sadece iki ülke, Birleşik Krallık ve Fransa, atom bombasına sahip. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü'nün (SIPRI) tahminlerine göre, Fransa'nın 280 ve İngiltere'nin 120 konuşlandırılmış nükleer silahı bulunuyor. Fransa’nın ayrıca dört nükleer denizaltısı da var. Bu ülkeler her fırsatta bu silahların “Avrupa’nın hizmeti”nde olduğunu açıklıyorlar. Teorik olarak bu bombaların Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde konuşlandırılması mümkün. Buradan bir “Avrupa nükleer gücü” çıksa bile bunun şu anki kapasitesiyle en az 1500’i aktif olmak üzere 6000’e yakın atom bombası olan Rusya’ya karşı bir “caydırıcı” fonksiyonu söz konusu bile olamaz. Böylece milyarlarca euroluk bütçeler gerektiren “nükleer silahlanma” ihtiyacı ortaya çıkıyor. ∗∗∗ Başka sorunlar da var. Ne Londra ne de Paris, bu silahların kullanılması konusundaki karar yetkisini diğer müttefiklerle paylaşmaya kesinlikle karşılar. Böyle bir tartışmanın zaten çok güçlenmiş olan milliyetçi-aşırı sağcı partileri daha da güçlendirecektir. Farage’nin liderliğindeki “Reform UK”, Le Pen ve Bardella liderliğindeki “Ulusal Birlik” partilerinin önümüzdeki seçimleri kazanıp, UK ve Fransa’nın yönetimini üstlenmeleri olasılığı halen gündemde. Böyle bir durumda son günlerde sıkça gündeme gelen “Avrupa ortak savunması”nın ne nükleer ne de konvansiyonel açıdan mümkün olmayacağı da ortada. Önümüzdeki dönemde Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu hedeflediğini açıklamış olan Merz’in dillendirdiği “Avrupa’nın nükleer caydırıcı güç”ün, Avrupa Birliği ülkelerinin gönüllü ve ortak girişimleriyle gerçekleşmesi şimdilik mümkün değil. Bunu zaten en başta en başta ABD’nin kabul etmeyeceği ortada. Avrupa’yı Trump’ın liderliği altında “ortaklığa” çağıran Rubio, Münih’ten hemen sonra “Avrupa’nın entegrasyonuna karşı direniş merkezleri” Bratislava ve Budapeşte’yi ziyaret ederek gösterdi. Trump, Avrupa’nın siyasi, ekonomik ve de askeri olarak birleşmesine kesinlikle karşı. Hükümetini Federal Almanya’nın ilk “milli güvenlik konseyi”ni kurarak güçlendiren Merz’in yeniden alevlendirdiği “nükleer silahlanma” tartışmasına, “Neden bizim de atom bombamız olmasın?” sorusunun eşlik etmemesi mümkün değil. Üstelik benzeri bir tartışma komşu ülke Polonya’da çoktan başlamış durumda…