18 Şubat 2026 tarihinde gerçekleştirilen Türkiye Büyük Millet Meclisi Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun son 21.toplantısı, Türkiye siyasal hayatında dikkate değer bir dönüm noktası olarak nitelendirilebilir. Bu toplantının özgünlüğü, farklı ideolojik blokların ilk kez ortak bir metin üzerinde her ne kadar belirli çekincelerle de olsa müzakere yürütmüş olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu durum, Türkiye’de uzun süredir tartışılan uzlaşma kültürü ve çoğulculuk kavramlarının kurumsal düzeyde somut bir örneğini teşkil etmektedir. Komisyonun raporu, yalnızca içerdiği öneriler bakımından değil, aynı zamanda siyasal aktörler arasındaki müzakere pratiğini görünür kılması açısından da önemli bana göre de ciddi anlamda önem arz etmektedir. Farklı ideolojik grupların ortak bir metin üzerinde çalışması, demokratik konsolidasyon sürecinde “çatışmacı çoğulculuktan” “müzakereci çoğulculuğa” geçişin işaretleri olarak okunabilir. Böylece komisyonun işleyişi, siyasal kurumların yalnızca yasa yapıcı değil, aynı zamanda toplumsal barışın dizayn edilmesinde ve incelikli şekilde inşasında arabulucu rol üstlenebileceğini göstermektedir. Ortak raporun kabul edilmesi, uygulama düzeyinde sınırlı etkiler doğursa bile, siyasal semboller üzerinden toplumsal birliktelik mesajı vermektedir. Bu duruma teorik bağlamda Habermas’ın müzakereci demokrasi teorisi açısından bakarsak, TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 21. toplantısı, farklı ideolojik aktörlerin ortak bir metin üzerinde tartışmaya girmesiyle “kamusal aklın” kurumsal düzeyde işletildiği bir örnek olarak değerlendirilebilir. Habermas’a göre demokratik meşruiyet, yalnızca seçimlerden değil, aynı zamanda kamusal tartışma süreçlerinden doğar. Bu toplantı, farklı siyasal blokların birbirini etkilediği ve aynı zamanda da ikna etmeye çalıştığı bir müzakere zemini oluşturmuştur. Toplantı, demokratik meşruiyetin yalnızca çoğunluk oyuna değil, müzakere ve uzlaşmaya dayalı süreçlere de yaslanabileceğini göstermektedir. Komisyon, Meclis’in yalnızca yasa yapıcı değil, aynı zamanda toplumsal barışın inşasında arabulucu bir rol üstlenebileceğini ortaya koymaktadır. Uzlaşma zemininin oluşması, Türkiye’de kutuplaşmanın aşılması yönünde sembolik bir eşik olarak değerlendirilebilir. Bu durum Türkiye siyasetinde uzlaşma ve müzakere kültürünün kurumsallaşması açısından kritik bir örnek teşkil etmektedir. Ancak bu tür girişimlerin kalıcı bir dönüşüm yaratabilmesi, raporun önerilerinin somut politikalarla desteklenmesine ve siyasal aktörlerin süreklilik arz eden bir müzakere pratiği geliştirmesine bağlıdır. Bu durumda siyasal partilerin rollerini inceleyecek olursak da her bir parti farklı açılardan konuyu ele almıştır. AK Parti’nin komisyondaki tutumu, güvenlik merkezli bir yaklaşım ile kontrollü normalleşme arayışının birleştiği bir çerçeveye oturmaktadır. Parti söyleminde “Terörsüz Türkiye” vurgusu ön plana çıkarken, sürecin bir siyasi çözüm girişimi değil, daha çok “toplumsal barış ve entegrasyon” bağlamında ele alındığı görülmektedir. Bu bağlamda devletin üniter yapısı ve güvenlik politikalarının tartışma dışı bırakılması, AK Parti’nin sürece dair temel sınırlarını ortaya koymaktadır. Stratejik açıdan ise üç hedef dikkat çekmektedir: Kürt seçmenle yeniden temas kurmak, uluslararası meşruiyet üretmek ve ekonomik reform sürecine toplumsal istikrar zemini sağlamak. Bu hedefler doğrultusunda komisyon raporuna yansıyan tutumlar, kültürel hakların sınırlı kabulü, yerel yönetim reformuna yönelik çekinceli yaklaşım ve geçmişle yüzleşme konusunda oldukça kontrollü bir duruş şeklinde somutlaşmaktadır. Dolayısıyla AK Parti, bu komisyonu bir “çözüm süreci” olarak değil, çatışma sonrası dönemi için tasarlanmış bir normalleşme platformu olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, partinin güvenlik eksenli siyasetini sürdürürken aynı zamanda toplumsal barış söylemini kontrollü biçimde gündeme taşıma stratejisini yansıtmaktadır. Böylece hem iç politikada Kürt seçmenle yeniden bağ kurma, hem dış politikada demokratikleşme imajı üretme, hem de ekonomik reformların toplumsal istikrarla desteklenmesi hedeflenmektedir. Sonuç olarak AK Parti’nin komisyon sürecindeki tutumu, Türkiye siyasetinde güvenlik-demokrasi dengesinin halen geçerli ve de belirleyici olduğunu, ancak bu dengeyi kontrollü bir normalleşme söylemiyle yeniden üretme çabasının öne çıktığını göstermektedir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Komisyonu’ndaki tutumu, demokratikleşme ve hukuk devleti ilkeleri etrafında şekillenmektedir. CHP, sorunu doğrudan bir “demokrasi sorunu” olarak tanımlayarak yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü ve yerel demokrasi vurgusunu ön plana çıkarmıştır. Komisyonun kalıcı ve kurumsal bir yapıya kavuşturulması gerektiğini savunan parti, süreci genel olarak desteklemekle birlikte, AK Parti’nin “kontrollü reform” çerçevesini yetersiz bulmaktadır. Bu bağlamda CHP’nin raporda öne çıkardığı kritik talepler arasında kayyum uygulamalarının kaldırılması, yerel yönetim özerkliğinin güçlendirilmesi ve geçmişle yüzleşmeyi sağlayacak bir hakikat komisyonunun bir şekilde kurulması yer almaktadır. Analitik açıdan değerlendirildiğinde CHP’nin bu yaklaşımı, klasik “sosyal demokrat barış siyaseti” çizgisinin bir yansımasıdır. Parti, demokratikleşmeyi yalnızca güvenlik eksenli bir normalleşme süreci olarak değil, aslında bunun hukuk devleti ilkelerinin kurumsallaşması ve toplumsal barışın demokratik mekanizmalarla pekiştirilmesi olarak görmektedir. Bu nedenle CHP’nin komisyon sürecindeki konumu, Türkiye siyasetinde demokratikleşme eksenli bir alternatif perspektifin kurumsal düzeyde görünür hale gelmesi açısından önem taşımaktadır. DEM Parti’nin Komisyonu’ndaki tutumu, diğer partilere kıyasla en net ve doğrudan pozisyonu ortaya koymaktadır. DEM Parti süreci açık biçimde bir “Kürt meselesi” olarak tanımlamış, çözümün yalnızca güvenlik eksenli değil, siyasi müzakere ve yüzleşme boyutlarını da içermesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu çerçevede silahsızlanma ile birlikte siyasi müzakere talep edilmiş, geçmişte yaşanan ihlallerin aydınlatılması için “hakikat ve adalet mekanizması” kurulması önerilmiştir. Partinin stratejik amacı, süreci yeniden bir çözüm süreci formatına taşımak ve Kürt seçmen ile devlet arasındaki güven krizini azaltmaktır. Ancak DEM Parti, komisyon raporuna yönelik eleştirilerinde metnin “devlet merkezli” bir perspektifle yazıldığını ve demokratik reformların muğlak bırakıldığını dile getirmiştir. Bu nedenle komisyonu bir fırsat olarak görmekle birlikte, bununla beraber de pek tabi mevcut çerçeveyi yetersiz bulmaktadır. Analitik açıdan değerlendirildiğinde DEM Parti’nin yaklaşımı, Türkiye siyasetinde barışın yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda demokratikleşme, geçmişle yüzleşme ve siyasi müzakere süreçleriyle sağlanabileceği yönündeki sosyal demokrat ve çoğulcu çizginin güçlü bir yansımasıdır. Milliyetçi Hareket Partisi’nin ise komisyondaki tutumu güvenlikçi ve sert devletçi bir çizgide şekillenmiş, bu pozisyonunu ise “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” söylemiyle açıkça ortaya koymuştur. Yerel yönetim reformu ve kimlik temelli haklara mesafeli duran MHP, sürecin sınırlarını çizen ve AkParti üzerinde “kırmızı çizgi” etkisi yaratan bir aktör olarak öne çıkmıştır. Raporda “milli birlik” söylemini güçlendirmiş, reform dilini ise yumuşatarak sürecin radikal dönüşmesini engelleyen bir denge unsuru rolü üstlenmiştir. Buna karşılık İYİ Parti, komisyona şüpheci milliyetçi merkez perspektifiyle yaklaşmış, süreci “gizli çözüm süreci” olarak eleştirmiştir. Güvenlik perspektifini desteklemekle birlikte şeffaflık talebini öne çıkaran İYİ Parti, hem milliyetçi tabanını kaybetmemek hem de demokratik bir görüntü vermek arasında denge kurmaya çalışmıştır. Böylece MHP sürecin sert devletçi sınırlarını belirleyen bir denge aktörü olurken, İYİ Parti daha temkinli ve şüpheci bir tutumla sürecin meşruiyetini sorgulayan bir pozisyon almıştır. MHP tutumu, güvenlikçi ve sert devletçi çizgisini korurken aynı zamanda ideolojik olarak Türk-İslam sentezi yaklaşımını yeniden üretme çabasıyla dikkat çekmiştir. MHP’nin komisyon raporuna yansıyan katkıları, “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” söylemi üzerinden şekillenmiş; kimlik temelli haklara ve yerel yönetim reformlarına mesafeli duruşunu pekiştirmiştir. Bu yaklaşım, raporda “milli birlik” söyleminin güçlendirilmesine ve reform dilinin yumuşatılmasına yol açmıştır. Böylece MHP, sürecin radikal dönüşmesini engelleyen bir denge aktörü olarak öne çıkarken, aynı zamanda AK Parti üzerinde “kırmızı çizgi” etkisi yaratmıştır. İdeolojik açıdan değerlendirildiğinde MHP’nin bu tutumu, Türk-İslam sentezinin tarihsel mirasını günümüz siyasetinde yeniden üretmekte ve İttihat ve Terakki’den itibaren şekillenen devlet merkezli milliyetçi paradigmanın sürekliliğini yansıtmaktadır. Bu bağlamda 21. toplantı raporu, yalnızca toplumsal barış ve demokrasi tartışmalarını değil, aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin tarihsel ideolojik damarlarının güncel siyaset içindeki yeniden üretimini görünür kılmıştır. Benim genel değerlendirmem ise; bu komisyon evet genel çözüm çalışmalarından biri olarak bugüne kadar başarılı şekilde ilerledi. Bu süreçteki katkı ve desteklerinden dolayı ben de tüm siyasi partilere ve temsilcilere ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Ancak, çözümün nihai aşamasında, terör örgütünün tasfiyesi ve terörün sonlandırılması hedeflenmelidir. Bu bağlamda, silah bırakma sürecinin ardından, MİT’in raporlarına göre karar verilecek. Eğer MİT olumlu karar verirse, hukuki adımlar atılacak; aksi halde hukuki adım atılmayacaktır. Bu hukuki adımlar neler olacak sorusuna bakıldığında, raporun açıklamasında da belirtildiği gibi, cezalar indirilecek, kişilerin hakları iade edilecek ve topluma kazandırma, toplumsal barış da sağlanacaktır. Bu konular elbetteki önemlidir. Milislerin ve silahların net bırakıldığına ilişkin açık bir beyan ortaya konulması gerekir. Çünkü PKK’nın bir kolu Irak’ta, bir kolu Suriye’dedir. Suriye’deki kolun, yani PYD’nin silah bırakmaması, YPG’nin silah bırakmaması ve kendi bölgesinde silahlı şekilde varlığını sürdürmesi; PKK’nın silah bırakmaması Türkiye’deki rapor ve buradaki çözüm sürecini sekteye uğratmaktadır. Geçmişte de terör örgütünün sonlandırılmasına yönelik süreçler gündeme geldi. 2013-2014-2015 yıllarında çözüm süreci başladığında ben o dönem şu soruyu gündeme getirmiştim: “Çözüm süreci mi, çözülme süreci mi?” O zaman bu süreç bir çözülme süreci gibi görünüyordu. Bugün de benzer tartışmalar yeniden gündemdedir. Diğer yandan “Kürt Sorunu" önemli bir başlıktır. Ancak yapılan uzun açıklamalardan, kapsamlı görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla başlıkların ihtiyaç alanlarına yönelik somut ve bütünlüklü bir çözüm ortaya konulmuş görünmemektedir. AK Parti, Kürt vatandaşla ilgili bir sorun olmadığı düşüncesiyle hareket etmektedir. CHP, meseleyi insan hakları temelinde ele almak gerektiğini savunmaktadır. Diğer partiler de kendi siyasi perspektifleri çerçevesinde sorunu bireye indirerek çözüm önerileri sunmaktadır. Burada bir ayrım yapmak gerekir. “Kürt vatandaşı” denildiğinde mesele bireysel haklar çerçevesine tek insana indirgenir. nsan hakları temelinde ele alındığında da yine bireysel hak ve özgürlükler gündeme gelir. Yaşam hakkı, eğitim hakkı, konut hakkı, çalışma hakkı gibi temel haklar tüm vatandaşlar için geçerlidir. Bunlar kanunlarla düzenlenir ve kanunlarla çözülebilir. Ancak Kürt sorunu farklıdır; bu bir şemsiye kavramdır. Kürt sorunu yalnızca kanunla çözülecek bir mesele değildir. Anayasal düzeyde ele alınmalıdır. Anayasal temel haklar çerçevesinde Kürt kimliğinin tanınması, kişinin kendi kimliğiyle ve onuruyla yaşama hakkının güvence altına alınması gerekir. Anadilde eğitim konusunun değerlendirilmesi gerekir. Kolektif hakların anayasal güvenceye alınması gerekir. Kalıcı ve köklü çözüm ancak bu şekilde mümkün olabilir. Siyasi partiler meseleyi sadece bireysel haklara indirgemek yerine toplumsal boyutuyla ele almalıdır. (Benim kanaatim, bu sorunun Türkiye’de çok daha farklı bir mecrada çözülebileceğidir. Benim açımdan bunu ancak şu şekilde çözebiliriz: Kimseyi dışlamayan, kimseyi ötekileştirmeyen, 87 milyonu ve Türkiye’nin tamamını ilgilendiren bir düşünce ve proje ile varlık göstermelidir. Bu projeyle mesele tartışmasız şekilde çözülebilir. Bu düşüncem gün ışığına çıkmamış düşüncelerimin rafında yer almaktadır) 2008 yılında yazdığım “Kürt sorunu mu” kitabımda 1923’ten 2008’e kadar tüm veriler A’dan Z’ye ele alınmıştır. Doğu ve Güneydoğu’daki eğitimden yerel yönetimlere kadar resmi verilere dayanan kapsamlı bir çalışma mevcuttur. 1987-2002 yılları arasında (OHAL) Olağanüstü Hal Bölgesi raporumla bölgede yaşananlar A’dan Z’ye tüm verileriyle açıklamıştım. Bakanlığın resmi verilerinden kaynaklı çalışmalar da bu kapsamda yer almaktadır. O dönemde dile getirdiğim pek çok başlık bugün hala güncelliğini korumaktadır. Tünelin ucu görülmüştür. Bundan sonraki süreçte önemli olan hukuksal adımların cesaretle atılmasıdır. Çözümün adresi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Bu süreçte katkı sunan AK Parti’ye, MHP’ye CHP’ye ve diğer siyasi partilere desteklerinden dolayı teşekkür ediyorum. Eleştirilerim sert olabilir ancak niyetim yapıcı ve çözüm odaklıdır. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. söylem uygulama birlik ayrılık Mesut Değer, Independent Türkçe için yazdı Mesut Değer Cumartesi, Şubat 21, 2026 - 08:45 Main image:
Fotoğraf: AA
TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Söylemde birlik, uygulamada ayrışma olmasın copyright Independentturkish: