Dil, bilindiği gibi, toplumsal yaşamın dokusudur. Bu nedenle de dil birliği bir toplum için yaşamsaldır. Cumhuriyet, Türkçede birliğe dayanır. Ancak günümüzde toplumsal birliğin bu en yaşamsal noktası da, hukuk, eğitim ve bilim gibi büyük bir sarsıntı ya da deprem geçirmektedir. Bu gidişin bir sonucu olarak, geçtiğimiz hafta yaşanan bir okulda İstiklal Marşımızın tüm yöneticilerin katılımıyla Arapça okutulması, sıradan ya da kolay geçiştirilecek bir olay değildir. Önce okutma için Marşın TBMM’de alkışlarla onaylandığı 12 Mart gününün seçilmesi dikkat çekicidir. İstiklal Marşı, 18 Mart 1915 Çanakkale Zaferini “Çanakkale Şehitleri” şiiri ile selamlayan “…ki ben bir Arnavut’um, işte perişan yurdum” diyecek kadar yürekli Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nın 1921’deki kan ve ateş günlerinin ürünüdür. Sonra Marşı, Arapça okutmak için Karaman’ın seçilmesine ne demeli? Karaman bilindiği gibi, Karamanoğlu Mehmet’in ta 13 Mayıs 1277’de “kamuda ve toplum yaşamında Türkçenin resmi dil olduğu buyruğunu” verdiği yerdir. Birkaç gün sonra benzer bir davranışın Edirne Lalapaşa’da sergilenmesi, girişimin sürdürülmek istendiğini gösteriyor. BİR ÜLKE Kİ Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin büyük milliyetçi düşünürü Ziya Gökalp, 1918’de Vatan adlı şiirinde şöyle der: Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur, Köylü anlar manasını namazdaki duânın. Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur'ân okunur. Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ'nın. Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın! Ülkemizde bugün, yazılmasından 108 sene sonra, bu şiirde yer alan görüşleri ileri sürme olanağı, ne yazık ki, bulunmuyor. Neler mi oldu? Cumhuriyetin düşünce ve eylem temellerinin en önemlisi dil birliğinin gerçekleştirilmesidir. Kuruluşla birlikte eğitime önem verilmesinin ana nedenlerinin birinin de tüm yurttaşların dil birliğini sağlamak olduğu biliniyor. Çok sayıda farklı dil, lehçe ve ağız kullanan toplulukların bulunduğu İmparatorluk sonrası ortamda “olağanüstü” bir kararlılıkla Harf Devrimi’nin gerçekleştirilmesi, Türk Dil Kurumu oluşturulması; eğitim seferberlikleri, Köy Enstitüleri, Halk Evleri ve Halk Odaları çabalarının temelinde tüm yurttaşların anadil Türkçede birleşmesi amacı vardır. Dönemin yönetimi Türkçe konusunda o kadar duyarlıdır ki, Alman Faşizminden kaçıp ülkemize sığınan bilim insanları ile şöyle bir “dil anlaşması” yapılır: “İş sözleşmesinin 2. maddesinin 3 numaralı hükmü aynen şöyledir: ‘profesör, üçüncü yıldan sonra derslerini Türkçe vermek için elinden geleni yapmakla yükümlüdür” (Hirsch, Ernst E. Hatıralarım, Ankara: Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, 1985, s.249). Bu güçlü gelişmenin sonucu olarak usta şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, 1959’da “Türkçem benim ses bayrağım “ diyecektir! BİRLİK İÇİN! Kuşkusuz burada İslam ile öbür dinleri karşılaştırma olanağı bulunmuyor. Ancak, bugün halkının dini Hristiyanlık olan ülkelerde İncil okullarda o ülke halkının dilinde okutulur; bu onların en doğal hakkıdır; yine o ülkelerin otel odalarının başucu dolaplarında ana dilde İncil’i bulursunuz. Ne yazık ki, bu ülkenin insanının kutsal dini İslam’ı kendi anadilinde Türkçe okuma olanağı bulunmuyor. Toplum bunun sonuçlarını yaşıyor. Önce, Bu durum toplumda din kaynaklı ayırımcılığı ve ayrışmayı artırıyor. Laiklikten uzaklaşılmasının da büyük katkısıyla dini en iyi ben bilirim savına dayalı ayrışmalar, mezhepler ve tarikatlar, din kaynaklı bölünmenin en kavgalı giderek en yıkıcı biçimini oluşturuyor; tarikat içi ve tarikatlar arası savaşlar toplumsal barışı derinden sarsıyor; giderek yok ediyor. Niteliği ve temel amacı “birleştirici olan” din kimliğini yitiriyor; ayırımcı oluyor Çok daha yıkıcı olanı, halkı Müslüman olan ülkeler arasındaki düşmanlıkların ve bitmeyen savaşların temelinde de bu mezhepsel ayrışmalar bulunuyor. İkincisi İslam, çoğu yerde Arapça bilenlerin elinde bir aldatma aracı oluyor; din adına sömürü yaygınlaşıyor. Bu süreç Müslüman dünyasında toplumsal ahlâkı kemiren sonuçlar doğuruyor. Üçüncüsü, toplumsal yaşamın hemen her alanında “söylem” dinselleşiyor. Özellikle eğitim ve bilimde dil birliğinden uzaklaşılması kalıcı zararlar veriyor. Örneğin, ülkede siyasetçi “insan hakkı” kavramını iyice unuttu; “kul hakkını” ağzından düşürmüyor. Diğer taraftan haksızlığa uğrayanlar Allah’a sığınıyor; “Benim büyük Allah’ım her şeyi görüyorsun” diyerek haklarını almayı da “öteki dünyaya” bırakıyor. Bu durum insanları kaderci yapıyor; “alınyazısı” anlayışı, bu dünyada olması gereken hak, hukuk ve özgürlük isteklerinin yerini alıyor. Sonuç olarak toplumun kendi dilinden uzaklaşması, birçok değeri yok eden bir mayınlı tarladır; oraya doğru daha fazla yol alınması kesinkes durdurulmalıdır. *** Ramazan bayramınız kutlu olsun.