Dünya aynı felaketleri yaşamıyor. Bir yerde şehirler bombalanıyor, başka bir yerde petrol fiyatları konuşuluyor. Bir yerde insanlar evlerini terk ediyor, başka bir yerde yatırımcılar altın ve dolar grafikleri üzerinden risk hesaplıyor. Aynı kriz, bazıları için hayatta kalma mücadelesi olurken, bazıları için yalnızca kazanç üreten bir fırsata dönüşüyor. Tam da bu nedenle tarih boyunca siyasal meşruiyetin temel dayanağı olan, toplum sözleşmesi bugün dünyanın birçok yerinde yalnızca metinlerde kaldı. Çünkü toplumun büyük çoğunluğu savaşların, belirsizliğin, ekonomik krizlerin yükünü taşırken, küçük bir kesim aynı felaketlerden servet üretebiliyor. Yıkımların ortasında bile belirli bir kesimin daha da zenginleşmesi artık istisna sayılmıyor. ★★★ Bugün İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırıları ve körfez ülkelerinde artan gerilim, küresel piyasalarda tanıdık bir refleksi yeniden ortaya çıkardı. Yani belirsizlik yükseldiğinde yatırımcıların altın ve ABD tahvilleri gibi “güvenli limanlara” yönelmesi yeni değil. 1987’deki Kara Pazartesi, 2008 küresel finans krizi, Irak’ın işgali, pandemi süreci ve Rusya-Ukrayna Savaşı benzer eğilimlerin görüldüğü dönemlerdi. Bugün bazı araştırmacılar bu durumu “felaket kapitalizmi” olarak tanımlıyor. Gazeteci ve yazar Naomi Klein “Felaket Kapitalizminin Tırmanışı: Şok Doktrini” adlı çalışmasında savaş gibi büyük krizlerin yalnızca yıkım üretmediğini; aynı zamanda yeni ekonomik düzenlemeler, servet transferleri ve piyasa fırsatları yarattığını anlatır. Savaşlar, darbeler ya da ekonomik çöküşler yalnızca siyasi sonuçlar doğurmaz; aynı zamanda bazı sektörler ve yatırımcılar için olağanüstü kazanç alanları açar. Böylece krizler, toplumların büyük çoğunluğu için felaket anlamına gelirken, küçük bir kesim için yeni kazançlara, servete dönüşebilir. ★★★ Ancak burada asıl dikkat çekici olan, felaketlerle zenginleşmenin beraberinde getirdiği ahlaki ve psikolojik dönüşümün neredeyse hiç sorgulanmaması. Finansal devlerin ve karar vericilerin, kriz anlarında toplumsal yıkımı bir “iş fırsatı” olarak görmesi, krizlerden kâr elde edenlerin bunu piyasanın doğal kuralı olarak meşrulaştırması ahlaki bir tartışmanın da önünü kapatıyor. Savaşlar ya da pandemiler yaşanırken sermayenin kendisini altın, dolar ve hisse senetleri üzerinden koruyabilmesi, bu kesimin dünyanın geri kalanının yaşadığı fiziksel ve ekonomik acılardan kopuk bir paralel evrende yaşamasını mümkün kılıyor. Servet büyüdükçe bu gücün sahipleri kendilerini toplumun geri kalanına uygulanan kuralların ve etik değerlerin üzerinde görmeye başlıyor. ★★★ Bu kopuşun tarihsel örnekleri de var. 2003’te Irak’ın işgalinden sonra savaşın yarattığı yıkımın ortasında milyarlarca dolarlık yeniden inşa ihaleleriyle güvenlik ve enerji şirketlerinin hızla büyümesi gibi benzer bir tablo bugün de farklı kriz bölgelerinde görülüyor. Amerika’nın Venezuela gibi ülkelerin enerji ve maden kaynaklarına el koyarak yatırımcılara davetiye çıkartması bunun en çarpıcı örneklerinden biri. İran’da durum farklı değil. Orta Doğu’da insanlar ölürken, altın, petrol ve hisselerin konuşulması yalnızca ekonomik bir refleks değil, derin bir ahlaki körelmenin de önemli bir göstergesi. Kötü olan sistemin, savaş ve felaketlerle zenginleşenleri “stratejik zekâ” sahibi gibi sunması. Sonuçta ortaya çıkan tablo şu: Dünya aynı krizi yaşıyor gibi görünse de aslında aynı gerçekliği paylaşmıyor. Eğer bir kesim felaketlerden korunabiliyor, hatta savaştan bile zenginleşerek çıkarken diğer kesim aynı felaketlerin içinde yaşamaya devam ediyorsa, burada daha derin bir kırılmadan söz etmek gerekir. Bu kırılma, toplum sözleşmesinin en temel varsayımını sorgulatıyor: Aynı riskleri paylaşmayanların, gerçekten aynı toplumun parçası olup olmadığı sorusunu.