Onu neden çok sevdik?

Yıllar önce, Rus Sefaretinde Puşkin’in 210. doğum yıl dönümü için görkemli bir balo düzenlenmişti. Kalabalık davetli topluluğunun içinde bir kişi, mıknatıs gibi tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. Salonda bir gruptan ötekine geçerken, dilden dile atlıyordu. Ev sahipleriyle Rusça, diğer konuklarla Almanca, İngilizce, Fransızca, Farsça ve o zamanlar aşina olmadığım daha başka dillerde konuşuyordu. Diplomasinin o seçkin ve biraz da mesafeli dünyasında; derin bilgisinin yanı sıra neşeli tavrı, gür sesi ve esprileriyle tam bir ilgi odağı olmuştu. İlber Hoca’yla sonraki yıllarda da çeşitli vesilelerle konuşma fırsatım oldu ama zihnimde en çok yer eden sahne, o geceki haliydi. Peki, elitlerin dünyasında bu kadar rahat dolaşan bir adamı, halk nasıl oldu da bu kadar çok sevdi? Bence cevabın bir kısmı oldukça açık; Hoca’yı ayrıcalıklı kılan şey, sadece devasa bir kültür birikimi değildi. O birikimi dar çevrelerin dışına taşıması, bildiklerini toplumla paylaşmasıydı. Yoksa memleketimizde tarih, siyaset, kültür, edebiyat ve dil bilen nice insan var. Ama onların çoğu bilgiyi; kütüphanelerin, üniversite amfilerinin, dar entelektüel çevrelerin içinde tutuyor. Ya da anlatmayı İlber Hoca kadar iyi beceremiyorlar. O, yalnızca meslektaşlarının takdir ettiği bir isim olmayı değil, toplumun geniş kesimlerinin hocası olmayı seçti. Televizyona çıktı, internet programlarına katıldı, memleketin dört bir yanına koştu, konuştu. Sadece tarih anlatmadı, iyi yetişmiş bir insan olmanın ne demek olduğunu da durmadan hatırlattı. Sığlığın, vasatlığın, cehaletin neredeyse ödüllendirildiği bu çağda, gençlere bıkmadan aynı şeyleri söyledi: Okuyun, gezin, dil öğrenin, merak edin, planlı yaşayın, emek verin, kendinizi yetiştirin! Sanırım genç kuşakla kurduğu bağın sırrı biraz da buradaydı. Türkiye’de uzun zamandır ilk kez bilgi; gençlerin gözünde yeniden cazip ve havalı bir şeye dönüştü. Gençler bir pop figürünü izler gibi bir tarih profesörünü izlediler. İki Türkiye’yi buluşturdu Ama onu bu kadar etkili yapan sadece kamusal bir hoca olması değildi. Daha önemlisi, Türkiye’nin fay hatları üzerinde denge kurabilmesiydi. Her şeyin kutuplaştığı bir ülkede, insanlara nefes alabilecekleri bir alan açtı. Osmanlı ile, geçmişimizle övünmek gerektiğini hiç çekinmeden söylerdi. Ama bunu yaparken, Cumhuriyet’i küçümseyen, modernleşmeyi aşağılayan bir yere asla düşmezdi. Tam tersine, Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmanın önemini açıklıkla vurgulardı. Bu ülkede, çoğu zaman sizden bir taraf seçmeniz istenir. Ya geçmişinizi putlaştırmanız ya da ondan utanmanız beklenir. İlber Hoca bu aptal tuzağa düşmedi. Hem geçmişe sahip çıktı hem Cumhuriyet’in değerlerini savundu. Belki ona duyulan güvenin en önemli nedenlerinden biri buydu. Çünkü o, birbirine düşmanmış gibi sunulan iki büyük damarı aynı bedende taşıyabildi. Bir başka önemli tarafı daha vardı; halka şirin görünmeye çalışmadı. Çıtayı aşağı çekmedi. Tam tersine hep yukarıda tuttu. Operadan, şehir kültüründen, eski terbiyeden, mimariden, diplomasiden, dillerden, beynelmilel düşünebilmekten söz etti. İlginç olan şu ki; insanlar bundan rahatsız olmadı. Bazen tepeden bakıyor gibiydi ama o, dünyasının kapısını kapatmıyor, gösteriyordu. Belki herkes o dünyanın içine giremedi, ama birçok kişi, ilk kez öyle bir dünyanın varlığını ciddiye aldı. Tabii kusursuz değildi, zaten belki de bu yüzden daha sahiciydi. Kimi zaman huysuzdu, kimi zaman sertti, kimi zaman üstten konuşurdu. Hele yarı cahilliğe hiç tahammülü yoktu. Ama yapay değildi. Bugün etrafımızda en az bulunan şeylerden biri de bu değil mi zaten? Herkesin kendini özenle paketlediği, ölçülü ve steril görünmeye çalıştığı bir çağda, Hoca olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olurdu. Biz İlber Hoca’yı sadece çok şey bildiği için sevmedik. Bu memlekete “hafızasıyla kavga etmeden” de yaşanabileceğini gösterdiği için sevdik. Çıtayı düşürmeden insanlarla konuşabildiği için sevdik. Kolay alkış peşinde koşmadan, bazen can sıkıcı bir açıklıkla da olsa, doğruları söylemeye çalıştığı için sevdik. Şimdi o gür ses bu dünyadan göçtü. Ama geride, cehalete teslim olmamayı öğrenmiş büyük bir kitle bıraktı. Sayesinde öğrendik ki bu memlekette; bilginin, kültürün, görgünün hâlâ bir karşılığı varmış. Güle güle Hocam.