Çocukluk bayramları eskimez

Babaannem oyun arkadaşımdı. Yaptığım yaramazlıkları anneme ve babama şikâyet etmeyen sırdaşım. Anne yarım. Nereye gitse peşine takılırdım. Pazara, Et ve Balık Kurumu’na, elbiselik kumaşları için Kardeşler Mağazası’na, üç aylığını çekmeye Ziraat Bankası’na, madımak toplamak için Beylerbeyi sırtlarına. Onunla ilgili çok sayıda fotoğraf karesi vardır gözümün önünden geçen. Ama bir tanesi hepsinden özeldir. Sevgiyle izlerim onu yıl içinde defalarca. Karlı bir kış gününde, meydana çıkan uzun sokağın sonunda, köşedeki Keçeli Fırını’nın önünde Ramazan pidesi kuyruğunda olduğumuz. Kar yağar o fotoğrafa zihnimde. Ama bir şemsiyemiz var mıdır hatırlamam. Bildiğim, iftara az kalmış, biz babaannemle kar yağarken uzun pide kuyruğundayız. Kuyruk yaklaştıkça artan heyecanım bugün gibi aklımda. En fazla 10 yaşında olmalıyım. Pide hamurunu açan usta, kürekle fırına veren diğer usta, fırından çıkaran bir başka usta. Onları pür dikkat izleyişim. Tazecik pidenin mis gibi kokusu. Sıramızın gelişi, pidemizi alıp kar sessizliğinde eve gidişimiz. Annemin cennet taamlarından kurduğu iftar sofrası. Neşeli babam masanın baş köşesinde, biz dört kız kardeş etrafında. – Sonraki yıllarda bir kız kardeşimiz daha olacak.- O iftar sofraları Ramazan ayı boyunca gelen misafirler için de hazırlanırdı. En son babam hatim indirtirve hatmin bittiği akşam 40 kişilik büyük bir iftar sofrasına oturulurdu. Halalarım, teyzelerim, amcam, kuzenlerim, ailenin diğer büyükleri… Bir arada, mutluluk içinde. Sahura kalkmaya da bayılırdım. Sabaha karşı masanın başında uyuklayarak yemek yemeye. Sigara böreklerinin tadına. Ertesi gün öğlene kadar sürecek tekne orucunu tutup kendimi bir şey zannetmeye. Bayram öncesi, dip köşe bayram temizliği yapardı annem. Aman Allah’ım evi hallaç pamuğu gibi attırırdı. Büfeler, dolaplar boşaltılır, halılar, perdeler yıkanır, onlarca taşlı avizenin her bir taşı parlasın diye kadehe konmuş viskiye batırılıp çıkartılır, koltuklar silinir, günlerce temizlik yapılırdı. Babaannem ailenin en büyüğü olduğu için bayram boyunca onu ziyarete gelenlerle dolup taşardı ev. Annem tepsi tepsi cevizli kadayıf yapardı. Arefe gecesi koca bir tencere üzüm yaprağı dolması sarmaktan da hiç vazgeçmedi. Ama bu sürecin en keyifli yanı, bayram alışverişine çıkmaktı. Annem bizi ikişer ikişer yanına alıp iki günde tamamlardı bayramlıklarımızı. İki kat elbise alınırdı. Biri bayram boyunca evde giyeceğimiz gündelik bayramlıklar, bir katı da bayram ziyaretine gittiğimizde giyeceğimiz biraz daha süslü olanlar ve elbette rugan ayakkabılar. Osmanbey’e giderdik, oradaki çocuk giyim mağazalarına. Annem seçtiklerini bize giydirip çıkartır, kumaşın yerine, dikişine, kesimine her şeye dikkat ederdi. Hayatım boyunca yaptığım hiçbir alışverişten o günlerdeki kadar zevk almadım. Bayramlık sevinci başkadır çocuğun. Bayram sabahı babam bayram namazına giderdi. Geldiğinde sübhaneke boncukları gibi dizilir elini öper, bayram harçlıklarımızı alırdık. Sonra babam, ben, benden ikiyaş küçük kardeşim Deniz, babaannem arabaya biner Feriköy’e mezar ziyaretine giderdik. Dedemin ve büyük halamın mezarlarına. Bir mezar görevlisiyle anlaşmıştı babam, mezarların düzenli bakımı yapılır, sulanırdı. Yemyeşildi üzerleri, çiçek çiçek. Bir elma ağacının altında. Yıllar sonra babaannemi de oraya dedemin yanına defnettik. Dualarımızı okur çıkardık mezardan. Feriköy’deki fırından sıcacık francala ekmekler alır eve dönerdik. Annem mutfakta, çaydanlık tıngır tıngır, kahvaltı hazırlıyor. Radyoda ille o annemi ağlatan türkü çalardı. Muzaffer Akgün söylerdi: “Geceler yârim oldu”… Akgün ‘bayram gelmiş neyime’ derken annemin gözlerinden ip gibi yaşlar akardı, gurbetteki anne babasının hasretiyle. Ama kahkahalarla, şakalaşmalarla geçerdi kahvaltımız. Öğlene doğru misafirler gelmeye başlardı. Bayramlıklarımızı giyişimiz, tatlılara eşlik eden sohbetler, yine tüm aile bir arada, babaannemin etrafında. Son gün, babam da ablalarına ve abisine iade-i ziyaret yapardı. Bizi de götürerek. Meral Halam’ın sulu köftesi, Pezük Halam’ın erikli çorbası, Türkan Halam’ın aşlı böreği… Çocuksun tabii, kilo derdi yok. Ne verseler yerdik iştahla. Yine kulağımda çın çın kahkaha sesleri, eski anıların paylaşıldığı… “Nerde o eski bayramlar” demeyeceğim. Çünkü çocukluğun bayramları hiç eskimiyor. Hatıraları bile mutlu ediyor insanı yıllar sonra. Düşündükçe üzülmüyor, mutlu oluyorum. Tuhaf bir huzur duygusu yaşıyorum. O fotoğraf karesinde yaşadığım da bu. Fırının önünde, karlar altında beklerken, babaannemle pidelerimizi alıp eve giderken yaşadığım mutluluk değildi. O yaşlarda ayrımına varamayacağım huzur duygusuydu aslında. Sevgi dolu bir evde büyümenin, babaanneyle yakın arkadaşlığın, bol kız kardeşli ‘kız neşesi’nin, bayram rutinlerinin, heyecanlarının, hepsini kavgasız gürültüsüz usul usul tadına vararak yaşamanın sükuneti. Yıllardır bayramlık almıyorum kendime. Artık ailenin en büyüğü babam. Annem arefe gecesi yaprak dolma sarıyor yine. Halalarımdan en küçüğü kaldı geriye. Kuzenlerden bir ikisi babamı ziyaret eder. Belki Kemal yine babamın Mecidiyeköy Spor Kulübü Başkanı’yken, çocuk oyuncu seçmelerinde dayısı kendisine torpil yapınca sahayı nasıl terk ettiğini anlatır. Babacım ‘aptal’ der yine şaka yollu gülümseyerek. Bu bayram aşure yapmış annem. Bir araya geliriz. Yine güler eğleniriz. Ben sonra gider Milliyet Sanat’ın hazırlamakta olduğumuz nisan sayısına kapanır, yazıları okurum. Sevdiğin işi yapmak da bayrama dahil. Nostalji istemiyorum artık hayatımda. Çocukluğumun bayramlarını düşünmek mutlu ediyor beni. Huzur veriyor. Bugünün sözüm ona bayramları da kabulümdür. Yeter ki sağlığımız ve sükûnetimiz eksik olmasın. İyi bayramlar.