Türkiye’de yargı sistemi; psikiyatrinin son altmış yıldır büyük bedeller ödeyerek, sancılı bir özeleştiriyle üzerinden atmaya çalıştığı "toplumsal disiplin aygıtı" gömleğini, sanki yeni ve pırıltılı bir üniformaymış gibi gönüllü olarak üzerine geçirdi. CHP’li belediyelere, seçilmiş başkanlara ve özellikle Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlayıp; gazetecilere, akademisyenlere ve sıradan yurttaşlara yayılarak süregiden yargı harekatı, bu "üniformanın" adliye koridorlarında nasıl bir disiplin/terbiye aracına dönüştüğünü gösteriyor. Adliye sarayları artık hukuk dağıtan mekanlar olmaktan çıkıp, muhalif siyaseti "ıslah edilmesi gereken bir sapma" olarak gören devasa “tanı ve terbiye hastanelerine” dönüşmüş durumda. Savcılar artık yasa maddelerini değil, sanki bir "toplumsal uyum" ölçeğini kullanıyorlar; kimin "makbul" kimin "patolojik" olduğuna karar veren bir “psikiyatr” edasıyla iddianame değil, siyasi "zorunlu yatış kararı" yazıyorlar. Özgürlükçü psikiyatri, iktidar ve toplumun ona yüklediği denetim ve disiplin aygıtı rolünü on yıllardır reddederken, Türkiye’de yargı, gönüllüce “psikiyatrik bir aygıt” haline gelmiş durumda. 12 Eylül Darbecileri de kendilerini doktor yerine koyarak, hastalanan toplumu içindeki mikropları temizleyerek tedavi ettiklerini iddia ediyorlardı. Bugün de “hukukçular” anayasayı, seçme-seçilme hakkını teknik olarak biliyorlar bilmesine ama iktidarın boğucu "hor görme" dili altında bu bilgilerini adeta "unutuyorlar." İktidarın öfkesi, hukuk bilgisinin ve etiğinin yerini alıyor. Bu sistemin yakıtı R. Marton’un "Hor Görme Hastalığı" (Disease of Contempt) dediği kolektif bir patoloji. İktidar, muhatabını eşit bir siyasi rakip olarak değil; değersizleştirilmesi, aşağılanması ve nihayetinde tasfiye edilmesi gereken "patolojik bir unsur" olarak kodluyor. BOMBARDIMANA TUTUYOR Belediye başkanlarına veya "Laikliği Savunuyoruz" bildirisine imza atan akademisyenlere yöneltilen küfür düzeyindeki hakaretler rastlantısal değil; bu, muhalif olanı "insandışılaştırarak" ona uygulanan hukuksuzluğu toplum nezdinde "müstahak" kılma girişimi. Eğer bir grup sürekli "terörist", "sürtük", "yerli ve milli olmayan" gibi sıfatlarla aşağılanıyorsa; onlara uygulanan hukuksuzluklar (haksız tutuklamalar, polis şiddeti vb.) toplumun bir kesimi tarafından "hak edilmiş bir operasyon" olarak algılanmaya başlar. Sürekli aşağılama, şiddetin önündeki ahlaki barajı yıkar. İktidarın aşağılama, hor görme dili anlık öfke patlamaları değil, sistemli bir yönetme biçimi. İktidar, kendi kitlesini konsolide etmek için "öteki" olarak işaretlediği kesimleri (gazeteciler, akademisyenler, muhalifler, belli yaşam tarzına sahip olanlar) sürekli bir "değersizleştirme" bombardımanına tutuyor. Türkiye’de bazı hekimlerin ve hukukçuların, iktidarın aşağılayıcı dilini benimseyerek mesleki etiklerini "unutmaları" (örneğin cezaevindeki hasta mahkumlara yaklaşım veya adli raporlardaki tarafgirlik) bu hor görme hastalığına yakalandıklarını düşündürüyor. İktidarın dili, meslek ahlakını felç ediyor. Cezaevindeki hasta mahkuma "hastalık numarası yapıyor" gözüyle bakan tıp raporu veya en temel hak talebini "güvenlik tehdidi" olarak kodlayan yargı kararı "etik unutuşun" örnekleri. Yargı sistemi artık sadece suçun varlığına bakmıyor; muhatabının "makbul" olup olmadığını tayin ediyor. Tutuklama kararına esas olması gereken hukuki gerekçe yerini "dışarıda olmaya uygun olmama" kanaatine bırakıyor. Hukuk sistemi artık suçu yargılamıyor, tutumu yargılıyor. Yargı, somut bir fiili değil, kişinin iktidarın belirlediği "makbul vatandaş" hiyerarşisindeki yerini esas alıyor. Eğer kişi "hor görülenler" safındaysa, yargı süreci şüphelinin suçunu ispatlamaya değil, iktidarın ona uyguladığı şiddeti rasyonalize etmeye odaklanıyor. Cezaevlerindeki "İdare ve Gözlem Kurulları"nın verdiği kararlarda da durum aynı. Bir hükümlünün "pişmanlık" göstermesi ya da “iyi hali” değerlendirilirken, kriter iktidarın hor görme hiyerarşisine boyun eğip eğmediği. Hor görme rejimi, sadece aşağıladığını değil, bizzat bu dili kuran iktidar aygıtını ve onun bir uzantısı haline gelen yargı mensuplarını da ağır bir ruhsal aşınmaya sürüklüyor. Kendisini hukukun ve halk iradesinin üzerinde konumlayan bu kibirli büyüklenmecilik, beraberinde derin bir güvensizliği ve kuşatılmışlık hissini getiriyor. Yargı üyeleri, iktidarın bu devasa kibir zırhına eklemlendikçe, verdikleri her hukuksuz kararla aslında kendi korkularını da besliyorlar. "Ya bir gün bu zırh delinirse?" korkusuyla daha çok cezalandıran, daha çok hor gören bir sarmala hapsoluyorlar. Muktedir olmanın kibriyle, her an devrilebilme korkusu aynı cübbede buluştukça yargının gerçeklikle bağı her geçen gün biraz daha kopuyor. Bu patolojinin en sinsi tarafı ise yargı salonlarından çıkıp gündelik hayatın kılcal damarlarına sızması. N. C. Hollander’ın Latin Amerika diktatörlükleri üzerinden anlattığı zebani sokaklarımızda dolaşıyor: "Algo habrán hecho" (Mutlaka bir şey yapmışlardır). Bir belediyeye kayyum atandığında veya bir akademisyen kovulduğunda, bir gazeteci tutuklandığında; sokaktaki insanın "Koca devlet boşuna uğraşmaz, mutlaka bir şey yapmıştır" demesi, saldırganla özdeşleşmenin zirvesi. İnsanlar, "Eğer o masumsa ve başına bunlar geldiyse, benim de başıma gelebilir" dehşetiyle yüzleşmemek için; şiddete maruz bırakılanı hor görmeyi ve saldırganın yanında saf tutarak hayali bir güvenlik şemsiyesine sığınmayı tercih ediyorlar. YÜZLEŞMEK DEMEK Bu ruhsal yarılma, sadece devlet ve yurttaş arasındaki makro ilişkide kalmaz; bulaşıcı hastalık gibi aile sofralarına, iş yeri koridorlarına ve komşuluk ilişkilerine de sirayet eder. "Hor görme hastalığı", artık gündelik bir iletişim dili haline gelir. Saldırganın dilini ödünç alan birey, kendi küçük iktidar alanlarında —evde çocuğuna, iş yerinde altındakine, sokakta kendisinden daha kırılgan olana— aynı hiyerarşik küçümsemeyle yaklaşmaya başlar. Empati ise, bu sistemli hor görme sarmalında bir zayıflık belirtisi olarak kodlanır; zira empati kurmak, mağdurun acısını hissetmek ve dolayısıyla saldırganın haksızlığıyla yüzleşmek demektir. Öte yandan, toplumun içinde bulunduğu “suskunluk sarmalını” yalnızca "saldırganla özdeşleşme" gibi bilinçdışı bir savunma düzeneğine indirgemek, bireyin politik iradesini ve rasyonel muhakemesini yok saymak olur. Toplumun geniş kesimi, olup bitenin haksızlığını gayet iyi bilseler, bu "hor görme" dilini içsel olarak onaylamasalar dahi, bilinçli bir sessizliği tercih ediyorlar. Bu, patolojik bir özdeşleşmeden ziyade, devasa bir baskı aygıtı karşısında geliştirilen rasyonel —fakat etik açıdan maliyetli— bir hayatta kalma stratejisi. Kendisini bir başına hissedenler, hakikati görüyor ama o hakikati dile getirmenin getireceği bedeli ödemekten korkuyorlar. İnsanlar bir şeylerin "yanlış" olduğunu biliyorlar, ancak "bir şey yapmışlardır mutlaka" cümlesini vicdani bir sığınak olarak değil, kamusal alanda kendilerini koruyacak bir zırh olarak kuşanıyorlar. İktidarın diliyle yayılan ‘hor görme hastalığı’, sadece muhatabını değersizleştirmiyor; aynı zamanda bu dili kullananı ve buna tanıklık ederken etik bilgisini ‘unutan’ profesyonelleri ve toplumun tümünü de ruhsal bir çürümeye mahkûm ediyor. Moleküllerimize kadar sızan bu sistemli haysiyet aşınması bugün Türkiye’nin en büyük halk sağlığı sorunu. Psikiyatrinin kendi tarihindeki hatalardan süzerek çıkardığı özeleştiri mirasını yargıya hatırlatmak, unutulan mesleki onuru savunmak, artık sadece bir siyasi eylem değil, toplumsal iyileşme mücadelesine verilmesi gereken zorunlu bir katkı. İyileşmek aynı zamanda bir özgürleşme eylemidir. Vicdanı nasırlaşan bir toplum olmaktan özgürleşmeli ve haysiyetimizi yeniden kazanmak için bir araya gelmeliyiz. Not: Sevgili İsmail Arı haysiyetini hiç yitirmeyenlerden biri olarak aklımdaydı, yazarken.