Omuz omuza söylenen aynı şarkılar

Koskoca Atlas 1948 salonu tamamen dolu. İnsan bu kadar çok tiyatro oyununa gidince seyirciye dair bir fikri oluyor. O gün orada gördüğümün klasik bir tiyatro izleyicisi kitlesi olmadığını söyleyebilirim. “Ne güzel, tiyatroya bu kadar ilgileri var” dedirtecek kadar dikkat çekici bir erkek çocuk – genç adam ağırlığı mevcut. Futbol maçında gibiyiz biraz. Zaten sahnede bir kaleci var, oyunun adı “12 Numaralı Adam” ve tribünleri inleten şarkı oyundan çıksanız da sizinle birlikte gelecek: “Kapat stadın ışıklarını, ben yalnızım”. Söz Erkan Kolçak Köstendil, beste ve yorum Deniz Gürzumar. Tahmin edileceği gibi sahnedeki yalnız kaleci de Erkan Kolçak Köstendil. Yani onun oynadığı Hami. Hami iki senedir yedek kaleciymiş, bu maç öncesi takımın kalecisi hastalanınca 38 yaşında belki de son kez kaleye geçmiş. Büyük olasılıkla top hiç onun yakınına uğramayacak bu maçta, maçı kazanacaklar, onu da kimse anmayacak. Tabii kendisini tarihe yazdıracak büyük bir hareket yapmazsa. Metni de Erkan Kolçak Köstendil’e ait olan “12 Numaralı Adam” dokuzuncu sezonunda, beş kıta, 21 ülke, 109 şehir gezmiş bir oyun. Bayramda Utrecht ve Gent’teydi, 27 Mart Cuma günü Paris’te olacak, Palais des Glaces’ta, 28 Mart’ta da La Scene de Strasbourg’da. Futbola meraklı biriyseniz, oyuna bayılacağınız kesin. 45’er dakikalık iki yarıdan oluşan bir maç süresi kadar zamanda Erkan Kolçak Köstendil gibi yeteneği kadar sahne hâkimiyeti ve sempatisi de yüksek bir oyuncuyla futbol tarihinde gezinecek, belki zaten bildiğiniz anekdotları hatırlayacak, tanıdığınız ‘abilerinizi’ anacaksınız. Çok da güleceksiniz. Yok, futbola meraklı biri değilseniz bir sürü ilginç hikâye öğreneceksiniz. Kalemi de kuvvetli bir oyuncu – aynı zamanda kaleci – olan Köstendil, futbol tarihinden insan manzaralarını başarılı bir kurguyla yerleştirmiş, Hami’nin kişisel hikâyesinin içine. Bir yandan onu futbol sevmezken kaleye geçiren koşulları izlerken bir yandan da o ‘takım oyunu’nun tek yalnız kişisinin 90 dakika aklından geçebilecek olanlar, üzerine yüklenen orantısız yük hakkında düşünüyorsunuz. Örnekler eşliğinde. Enke bunlardan biri… 32 yaşında intihar eden Alman kaleci. Ya da 1937 yılında oynanan Chelsea - Charlton maçı 60. dakikada sisten ötürü iptal edildiğinde kalede unutulan kaleci. Takımın kalanı soyunma odalarına gitmiş, yarım saat geçmiş, bir bakmışlar adam tek başına bekliyor sisler içinde. Hami bir çanta açıyor, içinde tribünlerden kendisine fırlatılan objeleri biriktirmiş. Ayakkabıdan çakmağa, cep telefonundan ses bombasına. Stat tuvaletinden sökülen musluğun gönlünde ayrı bir yeri var. Kalecilere takılan lakaplar, edilen küfürler anılıyor bir bir. “Maç boyunca yaklaşık 5 bin ila 10 bin arasındaki insan anneniz ile ilgili aynı iddiada, istek ve temennilerde bulununca annenizden şüphe etmeye başlarsınız”. İyimser bir bakış açısına sahip bir anlatıcı, fakat. Buradan futbolun birleştiriciliğine dair bir sonuç çıkarıyor: “İnsanların bir arada yapmayı becerebildiği çok fazla şey kalmadı” diyor. Bu aynı kaleciye küfretmek bile olsa. Dünyayı değiştiren penaltılara inanıyor. Hikâye şöyle: Sırt çantasıyla dünyayı dolaşan bir delikanlı annesine mektup yazıyor; “Paramız bitti, önümüzde bir liman kenti var, oradan gemiye binip eve döneceğiz”. Oğlu dönecek diye sevinen anneye bir hafta sonra ikinci bir mektup ulaşıyor: “O liman kentinde bir futbol turnuvası düzenleniyordu. Varoşlardan bir takım kurduk, oğlun son dakikada bir penaltı kurtardı, artık paramız var, yola devam ediyoruz”. Delikanlının adı Ernesto Che Guevara, bir sonraki durakları ise Küba. 90 dakikayı bilmeyeni futbol terimleri ve isimler arasında gezdirirken biraz yorsa da sonunda unutulan güzel şeyler üzerine düşündüren, takım arkadaşlarını tehlikeye atan kahramanlıklara değil “omuz omuza söylenen aynı şarkılara” inandıran, cesaret aşılayan bir oyun, “12 Numaralı Adam”. Şehrinize uğrarsa görmenizi öneririm.